Blog

Mao Döneminde Çin’de Sınıf Mücadelesi’nin yazarı Fred Engst ile söyleşi: Sosyalist Toplumun Gerçekten İnşası İçin Mücadele

Aşağıda okuyacağınız söyleşi 7 Nisan 2017 tarihinde Pekin’de gerçekleştirilmiş, İngilizce özgün metin sırasıyla RUPE (Siyasal İktisat Araştırma Birimi-Hindistan) ve MR Online internet sitelerinde yayımlanmıştır. Söyleşi basitleştirilmiş Çince, geleneksel Çince, Hintçe ve Tamilceye çevrilmiştir. Türkçe çeviri, ilk kez burada, Patika Kitap internet sitesinde yayımlanıyor.

Fred Engst ya da daha çok bilinen Çince adıyla Yang Heping, devrim yıllarında komünistlere destek için Çin’in kurtarılmış bölgelerine geldikten sonra evlenen Amerikalı nükleer fizikçi Joan Hinton ile mandıra çiftçisi Erwin (Sid) Engst’in oğludur. Kendisi aynı zamanda, Çin tarımında sosyalist dönüşüme ilişkin yapıtlarıyla tanınan William Hinton’ın da yeğenidir. “Barış” anlamına gelen Çince adı, Dr. Sun Yat-sen’in eşi ve Çin Halk Cumhuriyeti onursal devlet başkanı Soong Ching-ling tarafından konulmuştur. Maoist Çin’de doğmuş ve büyümüş; Büyük İleri Atılım ve Kültür Devrimi gibi kitle hareketlerine yakından şahitlik etmiş ve bizzat katılmıştır. Kültür Devrimi sırasında önce Kızıl Muhafız, daha sonra da fabrika işçisidir. 20’li yaşlarında ABD’ye gittikten sonra da işçi olarak çalışmayı sürdürmüş, aynı zamanda yüksek öğrenimine de devam ederek 1997 yılında iktisat alanında doktorasını tamamlamıştır. 2007’de kesin dönüş yaptığı Çin’de akademik çalışmalarını sürdürmektedir.

Engst’in Mao Döneminde Çin’de Sınıf Mücadelesi çalışması, Kasım 2020’de Patika Kitap tarafından yayımlandı.

Fotoğraf: X. Luo

Onurcan Ülker: İsterseniz öncelikle sizi tanıyarak başlayalım.

Fred Engst (Yang Heping): 1952’de Pekin’de doğdum ve Çin’in tarihsel başkentlerinden Xi’an’da büyüdüm. 1966 yılında, Kültür Devrimi başlamadan önce ailemin nakli üzerine tekrar Pekin’e döndüm. Hayatımın ilk yirmi küsur yılı Çin’de, genellikle de Xi’an’da geçti. Bu sürecin son sekiz yılında Pekin’deydim. Bu yıllar, aynı zamanda, Kültür Devrimi’nin doruk noktasına denk gelir. Fakat o yıllarda Pekin’de, diğer kentlerde olduğu kadar büyük bir karışıklık yoktu. Orta okulu bitirince diğer sınıf arkadaşlarımla beraber beş sene bir fabrikada çalıştım. Bazı sınıf arkadaşlarım kırsal bölgelere gittiler. Ben de gitmek istedim, ama yabancı olduğum için beni bırakmadılar. Ama ben uğraştıktan sonra erkek kardeşim de, kız kardeşim de gitmeyi başardı. 1974’de ABD’ye gittim. Burada, bir otuz küsur sene daha geçirdim. Ama sık sık Çin’e gelmeyi de ihmal etmedim: 1989’da Pekin’de patlak veren olaylardan bir yıl önce, 1988’de geri geldim ve burada tam bir yıl geçirdim. 2000’de tekrar bir yıllığına geldim ve burada ders verdim. Arada da anne-babamı ve sınıf arkadaşlarımı ziyaret etmek için gelip gittiğim çok olmuştur. Nihayetinde 2007 yılında Çin’e dönmeye karar verdim. O günden beri de burada ders veriyor ve araştırma yapıyorum. Ömrümü Mao dönemi siyasi ve ekonomik yaşamını anlamaya adadığımı söyleyebilirim. Bu açıdan geride bıraktığım on yıl, hayatımın en verimli dönemi oldu.

1967 yılında, Pekin’de ailesiyle (Fred Engst en solda).

Esas soru: Yeni, sosyalist bir toplum nasıl inşa edilir?

OÜ: Görünen o ki Maoist Çin’de bir hayli vakit geçirdiniz. Maoizm, Batılı eleştirmenleri tarafından genellikle halkı aşırı politize etmekle ve bu nedenle devamlı olarak istikrarı ve kurumsallaşmayı baltalamakla suçlanagelmiştir. Maoist Çin’de sıradan insanların günlük yaşamı nasıldı? Kitlelerin sözüm ona “aşırı politize edilmesi” gerçekten de bir tür kargaşaya sebebiyet vermiş miydi?

FE: Açıkçası bu, hayli kapsamlı bir soru. Ama nihayetinde gelip dayandığı yer şudur: Baskıyı meşrulaştıracak mıyız, yoksa tamamen ortadan mı kaldıracağız? Bir başka deyişle sorun, eski zalimlerin saltanatını yeni zalim biz olalım diye mi yıkıyoruz, yoksa baskıcı sistemi topyekûn ortadan kaldırmak gibi bir derdimiz mi var sorunudur.

Devrimci saflarda feodalizme, komprador kapitalizme ve emperyalizme karşı çıkan, fakat esasında baskıcı sistemin kendisiyle bir derdi olmayan insanlar da vardı. Dolayısıyla devrimciler yönetici olduğu vakit, yeni bir sorun patlak verdi: Bu insanlar ülkeyi, halk adına ve halkla beraber mi yöneteceklerdi, yoksa yalnızca yeni zalimlere mi dönüşeceklerdi? Yani esas mesele, devrimcilerin yeni zalimlere dönüşmesini engellemekti.

1949’dan 1956’ya dek ilk yedi yılda, Mao’nun Çin’i, tarımda kolektifleşmeyi başarılı bir biçimde gerçekleştirdi; çiftçilerin kişi başı geliri düzenli olarak arttı. Ayrıca özel teşebbüsten kamu iktisadi teşebbüslerine ya da ortak teşebbüslere geçiş de başarıyla tamamlandı. Dolayısıyla kapitalist, yarı-feodal toplumu sosyalist bir topluma dönüştürmeyi başardılar. Fakat hemen ardından, insanlar fabrikalarda, kentlerde ve eyaletlerde bir dizi farklı meseleyle karşılaşmaya başladı ve bu, bazı farklı sorunların ortaya çıkmasına yol açtı. İşçi ve öğrenciler, çelişkilerin bürokratik bir tarzda ele alınması yüzünden greve ve boykota gitmeye başladılar. Misal meşhur bir örnek vardır: Ordu, bir havalimanı inşa etmeye kalkar, fakat söz konusu bölgede yaşayan köylülerin nasıl yaşadıklarını, ne düşündüklerini umursamaz. Havalimanının inşası için ne var ne yok buldozerle yıkıp geçmeye kalkarlar. Köylülere tek bir şey yapmak kalır: direnirler ve yol kesme eylemi yaparlar. Bu örneğe, Mao’nun Seçme Eserleri’nin 5. cildinde değiniliyor…

OÜ: Mao bu mesele yüzünden doğrudan doğruya Deng Xiaoping’i suçluyor…

FE: Evet, bunu yaptıran Deng Xiaoping’di. Neticede bunun gibi bir sürü örnek vardır. Dolayısıyla buradaki mesele şudur: Bir fabrikada, yöneticiler ve yönetilenler arasındaki gündelik, kaçınılmaz çelişkiler nasıl aşılacaktır? Üretim, nasıl örgütlenecektir? Bu hususta ne yapılması gerektiğine ilişkin pek çok farklı bakış açısı, pek çok farklı yaklaşım vardır. Peki ya önder konumda bulunan insanlar ne yapacaktır? Kitle çizgisi uygulayarak halkın sesine kulak verecek, bir çözüm bulacak, bir uzlaşı mı sağlayacaklardır? Yoksa halka kabaca, dediğim dedik, öttürdüğüm düdük diye mi yaklaşacaklardır? Bütün bu sorular, eninde sonunda, üretim sürecinin nasıl demokratikleştirileceği meselesiyle ilişkilidir.

1956 senesine gelindiğinde, sosyalist dönemde iki farklı tür çelişkinin mevcut bulunduğu artık su yüzüne çıkmıştı: Bir taraftan, eski toprak ağaları ve kapitalistler toprak ve şirketler üzerindeki denetimlerini kaybettikleri için hiç de memnun değillerdi ve sosyalizmi alaşağı etmek istiyorlardı. Öte yandan, özünde gündelik üretim sürecinin nasıl yürütüleceği meselesine ilişkin bir dizi başka türde çelişki de patlak vermiş bulunuyordu. Bir okul ya da tarlada işler nasıl yürütülecekti? Yöneten ve yönetici arasındaki çelişki nasıl ele alınacaktı? Yöneticinin otoritesi nerede başlıyor, nerede bitiyordu? Bunlar, o günkü jargonu kullanırsak “halk içindeki çelişkiler”di. Zira bu çelişkilerin tarafları, önlerine aynı hedefi koyuyordu; ayrıldıkları nokta, bu hedefe hangi yoldan varılacağı konusundaydı. Bir fabrika, nasıl daha iyi ve daha verimli biçimde işletilecekti? Çin, yoksulluk ve geri kalmışlığın üstesinden nasıl gelecekti? Nasıl sanayileşmiş bir ülke olabilecekti? İşte bütün bunlar, halk içindeki çelişkilerdi. Peki bunlar, nasıl ele alınacaktı?

1956’ya gelindiğinde, yeni bürokratların, önderlik konumundaki insanların halkın ne dediğine zerre kulak asmadan işleri yürütmeye çalıştıkları artık ayan beyan ortadaydı. Mao tam da bu nedenle, önderliği eleştirmek ve Parti’yi doğru yola getirmek için Yüz Çiçek Hareketi’ni başlattı. İşte bu noktada tabiri caizse “işler boka sardı.” Devrim sırasında baskıcı sistemden çok eski zalimlere karşı çıkan insanlar, yani yeni yöneticilere dönüşmek niyetindeki insanlar bu Düzeltme Hareketi gündeme geldiğinde kendilerini bir hayli tehdit altında hissetti. Yapmak istedikleri, daha ziyade, saldırıyı kendilerini eleştiren kim varsa ona doğru yönlendirmekti.

Bana kalırsa bazılarının “kargaşa” olarak gördükleri şey budur. Bunlar, “neden Çinliler de yönetim meselesini ‘normal’ yoldan halletmediler” diye sorup duruyor. “Normal” dedikleri, elbette iktidardakilerin, yönetenlerin “normal” kabul ettikleri yoldur. Haliyle, “Çin’de bütün bu siyasi çalkantılara ne gerek vardı” diyorlar.

Esasında bu kesimin sorguladığı şey, Çin’in neden doğrudan eski bilindik yöntemi uygulamadığıdır. Çinliler neden fabrikadaki yöneticilerin patron gibi davranmasına ve işleri her zaman olduğu gibi yürütmesine izin vermemiştir? Neden bu insanları eleştirmiş ve sahip oldukları bakış açısını değiştirmeye çalışmışlardır? Bu insanlar, hakikaten de mevcut görüşlerini değiştirme noktasında bir hayli isteksizdi. Eleştiriyle karşılaştıklarında, kendilerini tehdit altında hissettiler. Hedef tahtasına oturtulmak onları bayağı rahatsız etti. Parti seçkinlerinin, 1957’ye gelindiğinde Düzeltme Hareketi’ni tutup “Sağcılık Karşıtı Kampanya”ya çevirmesi, tam da bu sebepledir. Bu, tabiri caizse yüz seksen derecelik bir dönüşü temsil ediyordu. Bu mesele hakkında da çeşitli makaleler kaleme aldım.

Bence bu olay, Mao’nun son yirmi yılını anlamak açısından kilit önem taşımaktadır. Bütün bu çelişkiler nasıl çözümlenecektir? İlk yol, “hastayı kurtarmak için hastalığı tedavi etmek”tir. Bu, aynı zamanda 1940’ların başında, Yan’an Düzeltme Hareketi sırasında da kullanılan yöntemdir. Bu yöntemin başlıca hedefi, çelişkilerin çözümünde düzeltme kampanyalarına başvurmaktır. Bu anlamda Büyük Karakter Posterleri (dazibao) ve kitlesel gösteriler, Parti önderliğini hedef almanın başlıca araçları olarak değerlendirilmiştir. İkinci yol ise tabanı, Parti-dışı kesimleri kılı kırk yarıp kusur arayarak hedef almaktır. Bu yöntem halkı manipüle etmeye dayanır: Halkın kulağına düşmanın kim olduğu fısıldanır ve insanlar “gericilikle” suçlanan kesimlere saldırmak için kışkırtılır. Burada hedef “hastayı kurtarmak için hastalığı tedavi etmek” değil, aksine karşı tarafı bozguna uğratıp sırtını yere getirmektir. Sağcılık Karşıtı Kampanya sırasında uygulanan yöntem de budur.

Dolayısıyla sorduğunuz soruya bu çelişki düzleminde yaklaşmak gerekir: yeni bir sosyalist toplum nasıl inşa edilecektir? Şayet bu soruyu sormaktan kaçınırsak, Mao döneminde yaşananlar elbette kulağa çılgınca gelir. Umarım bu açıklama, sorunuza bir yanıt olmuştur.

OÜ: Peki, bu değindiniz mesele, sıradan insanların gündelik yaşamına nasıl yansıyordu?

FE: Gayet doğrudan yansıyordu. Misal bir fabrikayı ele alalım. Önder konumdaki insanlar, bir atölyenin yöneticileri üretim sürecini nasıl yürütecekler? Üretim geri kalıyorsa ne yapacağız? Kapitalistlerin bu soruya verdikleri yanıt basittir: Onlar ya döver, ya sever. Derler ki, “sıkı çalışmazsan seni kovarım; ama sıkı çalışırsan sana fazladan bazı teşvikler veririm.” Ya da derler ki, “patron benim, senin vazifen benim dediğimi yapmaktır. Sana kafanı çalıştır diye değil, kollarını çalıştır diye para veriyorum,” vesaire. Kapitalist yaklaşım budur. Fakat şayet toplumun efendisi işçi sınıfıysa, üretim süreci nasıl yönetilecektir? Üretimde bir sorun çıktığı vakit ne yapılacaktır? Böyle bir durumda toplantılar düzenleyip neler olup bittiğini tartışır ve çözüm yolları ararız. Eğer toplumun efendisi işçi sınıfıysa, üretim sürecinde ortaya çıkan sorunları ortadan kaldırmak işçilerin çıkarınadır. Ve bu zorlukların üstesinden gelmeyi başaran işçiler, aslında işçi sınıfının kendi sorunlarını çözebilme noktasında ne denli muazzam bir becerisi olduğunu da kavrayacaklardır. Yaptıkları şeyin kendi çıkarlarına olduğunu görmek, insanların yaratıcılığını inanılmaz biçimde kamçılar. Elinde avucunda “darıdan ve tüfekten” başka şey olmayan Halk Kurtuluş Ordusu [Engst burada, Mao’nun sözüne atıf yapıyor –OÜ], nasıl olmuştur da Japonları ve Milliyetçileri mağlup edebilmiştir? Elbette ortak hedefe, yani baskıcı sistemi alaşağı etmeye duyulan sarsılmaz inanç sayesinde.

Bir fabrikanın işleyişinde de aynı kural geçerlidir. Eğer önderlik üretimdeki verimsizlik nedeniyle devamlı işçileri suçluyor ve sorunun kaynağını anlamaya çalışmıyorsa, normaldir ki işçiler kendilerini herhangi bir haktan mahrum hissedeceklerdir. İşçiler kendilerini herhangi bir haktan mahrum hissettiklerinde, güçsüz hissettiklerinde işi goygoya vurup kaytarmaya bakar. İnisiyatif almazlar. Örneğin bir sorunla karşılaştıklarında, bir makine bozulduğunda, bunu pek de umursamazlar. Aksine, bunun kendi sorunları olmadığını düşünürler. Fakat şayet aidiyet duygusu taşıyorlarsa; önderliği eleştirme hakları varsa; ne yapılması gerektiğine ilişkin öneri sunabiliyorlarsa ve bu öneriler de dikkate alınıyorsa; gerçekten de kendi kaderlerine hükmedebildiklerini hissediyorlarsa, sorun çözme becerileri muazzam biçimde gelişir.

Tam da bu konuda karşımızda iki zıt örnek duruyor: Dazhai, Mao’nun geliştirdiği bir modeldi. Bu örneğe son derece aşina olduğumu söyleyebilirim: Dazhai’ı pek çok kez ziyaret ettim ve orada altı ay yaşadım. Orada köylülerle birlikte çalıştım ve çevre bölgeleri de gezdim. Dazhai’da güçlü bir önderliğin köylüleri nasıl harekete geçirebildiğini; dışarıdan herhangi bir yatırım ya da makine desteği beklemeksizin, yalnızca kol gücüne dayanarak geri kalmış tarımsal faaliyetleri nasıl dönüştürebilecekleri konusunda köylüleri tartışmaya özendirdiğini ve bu şekilde hakikaten de ciddi bir fark yaratabildiğini gözlemleyebiliyordunuz. Bu, başlı başına uzun bir hikâyedir. Buna karşıt olarak elimizde, bir de Reform’dan sonra Deng tarafından parlatılan Xiaogangcun örneği var. Bu köyde ise birbiriyle didişip duran on sekiz aile bulunuyordu. Mesela senin ailen üretim takımının başına geçtiği zaman, elinden geldiğince kolektif varlıkları zimmetine geçirip keseni doldurmaya bakıyordun. Ben de, elimden geldiğince sana muhalefet edip iktidarını ve etki alanını sınırlandırmaya çalışıyordum. Bir sonraki seçimler gelip çattığında, bu kez kolektifin başına senin yerine ben geçiyordum. Bu sefer çalıp çırpma sırası bana, muhalefet etme sırası da sana geçiyordu. Bir nevi görev değişimi yani… Bir kolektifi tabi ki bu şekilde yürütemezsiniz. Reform’dan sonra Deng Xiaoping, sanki Çinliler binlerce sene boyunca küçük köylü ekonomisini hiç deneyimlememişçesine Xiaogangcun’u bir “model” olarak sundu! Bu son derece gülünçtür!

Dolayısıyla çelişki budur…

Fred Engst Dazhai Köyü’nde, kardeşleri, annesi, dayısı William Hinton ve Dazhai modelinin önderi Chen Yonggui ile.

 

İşçi sınıfı iktidar olduğunda

OÜ: Üretimin nasıl artırılacağı konusunda kapitalist yaklaşım ile Mao’nun sosyalist yaklaşımı arasındaki temel farklılığa dikkat çektiniz. Ben, bu farklılığın bilgi kuramıyla bir hayli iç içe geçtiğini düşünüyorum. Özellikle doğrudan üretim süreci içerisinde yer aldığı için emekçi halkın toplumsal gerçekliğin bilgisine sahip olduğunu öngören Maoist yaklaşımın epistemolojik temelleri ile kafa ve kol emeği ayrımının sürekli yeniden üretilmesini savunan kapitalist yaklaşımın epistemolojik temelleri tamamıyla farklı. Bana kalırsa, “Dağlara ve Kırlara Doğru Hareketi”ne yol açan da, Maoizmin bu özgün epistemolojik konumlanışıydı. Eğitimli gençler kırlara ve atölyelere gönderildi ve bilginin gerçek efendileri olarak görülen işçi ve köylülerden öğrenmeye özendirildi. Siz de bu dönemde beden emeğine katılan gençlerden biriydiniz. Acaba deneyimleriniz size ne öğretti? Mao’nun bu yaklaşımının hakikaten de geçerli olduğunu düşünüyor musunuz?

FE: Elbette düşünüyorum. Fakat bana kalırsa esas mesele şudur: Kapitalizmde üretimin hedefi farklıdır. Örneğin tarım makineleri, genelde ofiste oturup makine tasarlayan mühendisler tarafından geliştirilmez. Bir makinenin ne kusuru olduğunu, çoğu kez köylüler fark eder. Misal Amerikan köylülerinin, tarlalarında ufak atölyeleri vardır. Burada, makineleri elden geçirip modifiye ederler. Makine satıcıları alana inip köylünün ne yaptığını görür, fikri çalar ve mükemmelleştirir. Fakat bilgi elbette pratikten gelir; bütün düşüncelerin kaynağı budur. Kapitalist aydınlar ve mühendisler bu bilgiyi rafine edebilir; tabi ki eğitimden yoksun işçilerden, bir bilgiyi, mürekkep yalamış insanlar kadar iyi kuramlaştırmalarını bekleyemeyiz. Fakat son kertede, bilginin başlıca kaynağı işçilerin üst üste biriken pratikleridir.

Mao da zaten bu nedenle işçilerin aydınlaşmalarını ve aydınların da kol emeğine katılmalarını savunmuştu. Bu ikisini birleştirmek son derece önemlidir. Evet, bilgi teorisi bu madalyonun bir yüzüdür. Ancak hem ABD’deki, hem de Mao döneminde Çin’deki kendi iş tecrübelerim bana şunu gösterdi: zurnanın zırt dediği yer, üretimin hedefidir. ABD’deyken, biz işçiler mümkün mertebe yöneticilere teknolojik gelişmeye zemin hazırlayacak bir öneri sunmamaya gayret ederdik; çünkü işimizi kaybedebileceğimizden korkardık. Yani şunu demeye çalışıyorum: öyle bir öneri yaparsınız ki üretim son derece verimli bir hale gelir ve sırf bu yüzden bazı arkadaşlarınız işini kaybedebilir. Dolayısıyla işçiler, genellikle makineleri ve üretim sürecini sabote etmeye kalkar. Neticede yöneticilerle aynı safta değillerdir. Bıçak kemiğe dayandığı vakit işçi ve yönetici, düşman kamplarda olacaktır. Kapitalistlerin ağzından “hepimiz aynı gemideyiz” lafı düşmez. Eğer şirket batarsa, tabi ki işçiler de işlerini, maaşlarını kaybeder. Bu açıdan bakarsanız hakikaten de “aynı gemide” olduğumuzu söyleyebilirsiniz! Ama bakın ne diyeceğim: kapitalistler para kaybetmeden evvel, biz işimizi zaten kaybetmiş oluruz. Onların lügatinde “iflas ettik” demek, fazladan paramız kalmadı demektir. Batsalar da bir şekilde hayatta kalabilirler.

Öte yandan Mao’nun Çin’inde, üretimin hedefi tamamıyla bambaşkaydı. Önderler sizin ücretinizi kesemez ya da sizi kovamazlardı. Eğer yönetici işçiden doğru olmadığını düşündüğü bir şeyi yapmasını isterse, işçi zılgıtı çekip karşı koyabilirdi. Yani elbette bir takım disiplin önlemleri de vardı; ama bir işyerinde herkesin beraber iş yaptığı şeklinde bir anlayış yerleşmişti. Yöneticiler ne yapılacağı hakkında yol gösterirdi; ama gösterdikleri yol, işçilerin mantığına uymak zorundaydı. Eğer önder konumda bir kişi ofisinde oturup çayını yudumlarken, gazetesini okurken işçilere neyi nasıl yapacaklarını söyleme cüretinde bulunursa, gidip ona “O zaman bir zahmet kıçını kaldır da buraya geliver; bizimle beraber çalış!” diye çıkışabilirdiniz. İşçilerin bunu yapmaya hakkı vardı. Kimin lider olacağı da, yine işçilerin onayına bağlıydı. Yani bildiğimiz anlamda bir seçim politikasından bahsetmiyorum belki, ama eğer işçiler yöneticiyi değiştirmek isterlerse ve bu talepleri yönetim tarafından kabul edilmezse, pekâlâ greve ya da iş yavaşlaşmatmaya gidebiliyorlardı. Haliyle verimli olmak isteyen bir kişi, işçilerin rızasını almak mecburiyetindeydi. Tekrar ediyorum: Burada temel mesele, önder konumdaki kişilerin işçileri kovma ya da maaşlarından kesme gibi bir yetkiye sahip olmamasıdır. Dolayısıyla eğer sana önderlik etmek istiyorsam, seni zorlayarak bunu yapamam. Sana yalnızca rıza ve mantıkla önderlik edebilirim. İşte kapitalist üretim tarzı ile sosyalizm arasındaki temel farklılık tam da budur! Bu elbette insanları, üretim sürecinin geliştirilmesine katkı sunmaya özendiren bir rol oynuyordu. O zamanlar işçilerin pek çok öneri getirdiklerini anımsıyorum. İnsanlar, bir meselenin nasıl ele alınacağı konusunda çok farklı görüşlere sahipti. Bazen bazı yerlerde, mesela Kültür Devrimi sırasında olduğu gibi, farklı hizipler birbirleriyle o kadar zıtlaşıyorlardı ki işler çığırından çıkıp silahlı çatışmaya bile dönüşebiliyordu. Her neyse, geçelim, bu başka hikâye…

Şimdi bazı insanlar çıkıp diyor ki, Mao döneminde işçi sınıfı asla iktidar olmamıştı. Ben, buna karşı çıkıyorum. Hizip kavgalarının olması ve bir ölçüde silahlı çatışmaların yaşanması bile, işçi sınıfının iktidarda olduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır. Eğer işçi sınıfı iktidarda olmasa, çeşitli yerel örgütlenmelerin bir fabrikada işlerin nasıl yürütüleceği meselesi yüzünden birbirine girmesi söz konusu olabilir miydi? Doğrudur, hizip kavgaları hiç de iyi bir şey değildir; hatta bu, işçi sınıfı açısından en yıkıcı şey olmuştu. Ama bunların varlığı aynı zamanda, Mao döneminde işçi sınıfının iktidarda olduğunu da kanıtlamaktadır. İşte bu da, olsa olsa tarihin cilvesidir.

OÜ: Siz, kendi çalıştığınız fabrikada böyle hizip mücadelelerine doğrudan tanık oldunuz mu?

FE: Yok, bizim fabrikada olmadı. Ama etrafta olup biten şiddetli çatışmalara dair çok hikâye işittik. Kültür Devrimi’nin henüz başlarında, bir maden ocağına gittiğim zaman orada münakaşalar oluyordu. Hani belki yumruk yumruğa kavga vardı diyemem, ama hem maden ocağındaki önderliği savunan muhafazakâr hizipler, hem de onu eleştiren isyancı hizipler Büyük Karakter Posteri yazıyorlardı, gösteriler düzenliyorlardı, yürüyüşler örgütlüyorlardı… Biz de o ara bir sürü nümayişe katıldık.

Mao’nun Çin’inde işçi sınıfı, toplumun efendisiydi. Peki, işçiler arasında pek çok farklı görüş patlak verdiğinde, bu sorun nasıl çözülecekti? Temel mesele buydu. Bugün önüne gelen “demokrasi”den söz ediyor. “Demokrasi” aşağı, “demokrasi” yukarı… Çoğu kez bu, palavradan başka bir şey değil. Etkin, gündelik demokrasi, Mao’nun Çin’inde uygulanıyordu! Allah aşkına söyleyin: İnsanlar düşüncelerinin doğru olduğunu savunmak için münakaşalara, hatta yumruk yumruğa kavgaya giriyorlardı! Eğer bu işçi sınıfı iktidarı değilse acaba nedir?

Yeni Çin’in inşasına yardımcı olan “yabancı uzmanlar”: Babası Erwin Engst  ve annesi Joan Hinton.

Kent ve köy, kafa emeği ve kol emeği

OÜ: Peki, bizzat sizin Maoist Çin’deki deneyimleriniz kafa emeği-kol emeği ilişkisi hakkındaki görüşlerinizi nasıl şekillendirdi?

FE: Bu konuda çok fazla şey söylemek mümkün, ama esas olarak, daha ziyade anne ve babamdan [Joan Hinton ve Erwin Engst] etkilendim. Tabi onlar da kendi ebeveynlerinden etkilenmişlerdi. Putney Okulu’nu kuran anneannem [Carmelita Hinton] uygulamalı eğitime çok önem veriyordu. Okullarında bir tarla vardı. Öğrenciler süt sağmak ve inek beslemek, spor yapmak, vahşi doğada hayatta kalmak gibi türlü aktiviteler yapmak zorundaydı. Uygulamalı eğitim dediğimiz şey aşağı yukarı budur ve annem de böyle bir eğitimden geçmişti. Babamsa zaten mandıracılık yapıyordu. Haliyle o da çalışırken el emeğiyle çok içli-dışlıydı.

Ama Çin’de insanların bir hayli seçkinci bir bakış açısı vardır. Yani aydınlar kendini üstün, işçiler ise aşağı görür. İşçiler, daha eğitimli, daha bilgili, otorite sahibi vs. kişiler önünde daima diz çöker. Annemle babam Çin’e geldiklerinde, buradaki burnu beş karış havada aydınları bayağı hor gördüler. Ben de bu tutumdan çok etkilendim. Dolayısıyla diyebilirim ki, Mao’nun Çin’inde yetişmem ve ebeveynlerimin etkisi bir araya geldi ve bugün, bu mesele hakkında böyle görüşlere sahibim.

OÜ: Günümüzde yalnızca Batı değil, Çin akademisinde de Mao döneminde siyasi kampanyalara katılan ve kırsal bölgelere ya da fabrikalara gönderilen eğitimli gençler için “kayıp kuşak” tabiri kullanılıyor; bu insanların kendileriyle alakası olmayan, tepede cereyan eden bir iktidar mücadelesi yüzünden hayatlarını feda etmek zorunda kaldıkları söyleniyor. Sizin bu konu hakkındaki görüşünüz nedir?

FE: Açıktır ki bu yaklaşıma katılmıyorum. Birincisi, mesele sadece bir iktidar mücadelesinden ibaret değildi. Evvelce de değindiğim üzere daha çok, sosyalizmin nasıl inşa edileceğiyle ilgiliydi. Yöneticiler, zalimler arasında pekâlâ “iktidar mücadeleleri” olabilir. Ve elbette o zamanlar Çin’de de, kapitalist yolcular arasında bir sürü iktidar mücadelesi vardı. Dolayısıyla Mao döneminde gerçekleşen şeyin, Çin’i kapitalist yola sokmak isteyenlerin kendi aralarındaki iktidar mücadeleleri ile işçi sınıfı ve kapitalist sınıf arasında hangi yolun seçileceği üzerine yürütülen gerçek mücadelenin bir bileşimi olduğunu ifade edebiliriz.

Kırlara gönderilen gençlere ilişkin sorunuza gelirsek, aslında bu, bir hayli çelişkili bir soru. Gördüğüm kadarıyla gençlerin kırsal bölgelere gönderilmesi kararına karşı suçlayıcı bir tutum takınan insanlar, Çin toplumuna ilişkin çok temel bir olguyu daima göz ardı ediyor. Söz konusu olgu, o yıllarda köylülerin, Çin’deki toplam nüfusun ezici çoğunluğunu meydana getirmesidir. Aslına bakılırsa kırsal bölgelere gönderilen gençler, bir yönüyle, kentlerde yaşayan ayrıcalıklı kesimdi. Burada “ayrıcalıklı” derken şunu kastediyorum: Şehirdeki insanlar kırsal bölgelerde yaşayanlara kıyasla çok daha fazla imkâna sahipti. Bu durum ise, zorunlu sanayileşme sürecinin kaçınılmaz bir sonucuydu. Sanayileşme zorunluydu, zira Çin son derece geri kalmış, yoksul bir ülkeydi. Sorun, nasıl sanayileşileceğiydi. Bunu gerçekleştirebilmek için bir tür ilkel sermaye birikimine ihtiyaç duyarsınız. Çin, bunu, önceden İngilizlerin yaptığı gibi tarım arazilerini çitleyerek ve çiftçileri kapı dışarı ederek yapamazdı. Ya da sermaye birikimi için kabaca başka ülkeleri sömürmeye girişemezdi. O halde nüfusunun büyük çoğunluğu köylü olan bu ülke, sanayileşme sürecini başlatmak için yeterli sermayeyi nasıl yaratacaktı? 1950’lerin başında kırsal nüfus, Çin’in toplam nüfusunun hala yüzde 80’den fazlasına karşılık geliyordu.

Çin’in yapabileceği tek şey ya nüfusun çoğunluğunu meydana getirdiği için köylüleri vergiye bağlamak ya da sanayi ürünleri ile tarım ürünleri arasında “eşitsiz mübadele” dediğimiz bir süreci takip etmekti. Vergilendirme çok masraflı bir seçenekti ve sürdürülebilmesi bir hayli güçtü. Dolayısıyla devlet, sanayileşme için sermaye birikimi yaratmak adına, fiyatı gerçek maliyetinden yüksek sanayi ürünleri ile fiyatı üretim maliyetinden düşük tarım ürünleri arasındaki mübadeleye sırtını dayamaya karar verdi. Bu planın başarıya ulaşabilmesi ve tüccarların sanayi ürünleri ile tarım ürünleri arasındaki fiyat makasından yararlanıp keseyi doldurmalarının önüne geçebilmek için Çin, tarım ürünleri üzerinde devlet tekeli kurdu. Bu tahıl alım tekeli, aynı zamanda hanehalkı kayıt sistemini de içeriyordu. Kentli nüfusa düşük fiyattan tahıl arz edilecek ve böylelikle sanayi işçilerinin düşük ücretlerle de geçinebilmeleri güvence altına alınacaktı. Tahıl köylüden düşük fiyata alınacak ve sanayi ürünleri (kumaş ya da termos, fener, küvet vb. gibi hafif sanayi ürünleri de dahil) köylüye yüksek fiyattan satılacaktı. Dolayısıyla bu sistemde erken sanayileşme zorunlu olarak bu tür bir eşitsiz mübadeleyi de içeriyordu.

Bu model Çin’de, örnek vermek gerekirse, bir tekstil işçisinin bir yıllık emeği sonucu ortaya çıkan ürünle bir düzine ya da hatta yüz tane çiftçinin bir yıllık emeği sonucu ortaya çıkan ürünün değiş tokuş edilmesine yol açtı. Sebebi son derece basitti: sanayileşmek için madenlere, çeliğe, üretimde kullanılan makinelere, binalara vb. ihtiyacınız vardır. Oysa çiftçilerin, bu tür şeylere ihtiyacı yoktur. Kömür çıkarmak, demir cevheri çıkarmak, bunu eritip demir yapmak, demirden makine yapmak, elbise dikmek için dikiş makinesi ya da tekstil makinesi imal etmek vs. Görüldüğü gibi sanayi ürünlerini imal edebilmek için bir hayli çetrefilli bir sürece ve sınai altyapıya ihtiyacınız var. Ayrıca bütün bu işleri yapan işçileri de beslemeniz lazım. Peki, yemek nereden geliyor? Köylülerden! Eşitsiz mübadele, sanayileşme sürecini işte böyle tetikliyor; yani temel sebep bu.

Aslına bakarsak bu süreç, köylülerin de uzun erimli çıkarınaydı. Çünkü gelecekte köylüler, küçük tarlalara bağımlı olmak zorunda kalmayacaklardı. Sanayileşme zincirlerini kıracak; köylüyü bütün o ağır, yorucu işlerden özgür kılacaktı. Gelecekte, misal, tarımsal üretimde traktör kullanılacaktı. Ne var ki traktör kullanmak istiyorsan, önce çeliğin olacak. Çelik istiyorsan, demir cevherine ve kömüre ihtiyacın var. Bunlar, köylülerin, çiftçilerin gidip de peşinen satın alacakları şeyler değil. Fakat kolektifleştirme, köylülerin makine satın alabilmelerini olanaklı kıldı. Bu aynı zamanda, kentlere tahıl arzını da daha meşakkatsiz bir hâle getirdi. İşte bu anlattıklarımız, “hùkǒu” ya da hanehalkı kayıt sisteminin de omurgasını teşkil ediyordu.

Ancak zıtların birliğini daima zihnimizin bir köşesinde tutmamız gerekiyor. Her madalyonun iki yüzü vardır. Çinlilerin bunu ifade etmek için kullandıkları harika bir sözcük var: “Wúnài” (无奈) diyorlar; bu, bire bir çevirirsek, “en kötü ihtimaller arasında en iyi seçenek” ya da “daha iyi bir alternatifin olmadığı koşullarda en iyi seçenek” demek. Evet, eşitsiz mübadele hakikaten de o zamanlar Çin’in sermaye birikimi yaratabilmesi için en iyi seçenekti. Fakat aynı zamanda bunun bir yan etkisi de vardı: Bu sistem yüzünden kent sakinleri, kendi emeklerinin köylü emeğinden daha değerli olduğunu düşünüyordu. Bu, tabi ki doğru falan değildi; “eşitsiz mübadele” yalnızca, tahıl üzerinde kurulan devlet tekelinin bir sonucuydu. Ne var ki neticede, kentli insanlar kendilerini daha üstün hissetmeye başladılar. Devlet, kentli nüfusa besin arzını, düşük fiyattan giysi arzını vb. güvence altına almıştı. Dahası köylüler, tahılda karne sistemi yüzünden keyfe keder şehirlere göç edemiyorlardı. Şehre gelirseniz tahılsız kalıyordunuz, yaşamanız imkânsız hale geliyordu. Tahıl, yalnızca şehirlerde meskun kentli nüfus için güvence altına alınmıştı. Şayet şehre göç etmeyi kafaya koyduysanız, köyden kendi tahılınızı kendiniz getirmek mecburiyetindeydiniz. Kapitalist liberaller diyor ki, bu, halkın hareket özgürlüğüne getirilen bir kısıtlamadır. Esasında bu “özgürlüğün” nasıl işlediğini görmek için Latin Amerika’nın, Hindistan’ın ve diğer iktisadi olarak az gelişmiş ülkelerin gecekondu mahallelerine bakabilirsiniz! İnsanların bu ülkelerde seyahat özgürlüğü var!

Bu sistemin olumsuz yönü, kentlerin çok daha gelişkin eğitim ve sağlık olanaklarına sahip olması ve kentlerde sanata, edebiyata vb. erişimin çok daha rahat olmasıydı. Kent sakinlerinin yaşam standartları, kırsal bölgede yaşayan insanlarınkinden çok daha hızlı gelişiyordu. Bu ayrım, eski kapitalist toplumun bir özelliğiydi ve sosyalist toplumda da devam ediyordu. Kır ve kent arasındaki uçurum zaten bir hayli büyüktü, üstelik gitgide daha da açılıyordu. Bu konuda ne yapılabilirdi?

Dolayısıyla gençleri kırsal bölgelere gönderme fikri son derece anlamlıydı. Niçin? Birincisi bu, kentli nüfusun köylülere borcunu bir ölçüde geri ödemesine olanak sağladı. Kırsal bölgelere giderken, bilgi birikimlerini ve uzmanlıklarını da götürdüler. Aynı zamanda kent gençliğine kırsal bölgelerdeki yaşamı göstererek açık bir mesaj verilmiş de oldu: “Şehirde sahip olduğunuz ayrıcalığın doğal hakkınız olduğunu sakın ha aklınızdan bile geçirmeyin! Bu ülkede yaşayan halkın çoğunluğunun, yani köylülerin nasıl yaşadıklarını da aklınızda tutmak zorundasınız!” İşte bu, Çin’in omurgasıydı. Bunun en verimli yöntem olup olmadığını sorgulayabilirsiniz, eyvallah; ama mühim olan bu değil. Ne olursa olsun bu, kent halkının sahip oldukları ayrıcalıklı konum sayesinde elde ettikleri için köylülere olan borçlarını ödemelerinin bir yolu oldu.

Başlangıçta, gençlerin çoğu bu politikayı destekledi. Zorlukların farkındaydılar; hepsi yaşayıp gördüler. Kırsal bölgelere yardım etmenin üzerlerine düşen bir görev olduğuna inanıyorlardı. Ne yazık ki pek çok şey üst üste geldi. Aslına bakılırsa 1960’lara gelindiğinde, “üç zorlu yıl”ın [1959-61] ardından sanayi ürünleri-tarım ürünleri makası önemli ölçüde kapatılabilirdi. Belki Kültür Devrimi’nin ilk yılları (1966-67) hariç 60’lı yılların önemli bir bölümü boyunca bu durum geçerliydi. Sanayi ürünlerinin fiyatları düşürülmeli, tarım ürünlerinin fiyatları ise arttırılmalıydı. Gel gör ki ülke, bir açmaza girmişti. Çin’in geleceği için bir mücadele veriliyordu. Pek çok farklı meseleye aynı anda eğilmek mümkün değildi. Bir yandan gençler kırsal bölgelere gönderilirken, öte yandan sanayi-tarım makasını kapatmak gerekiyordu. Fakat aynı anda ilgilenilmesi gereken çok fazla mesele vardı ve onlar da baş çelişkiyi ele almayı seçtiler.

Deng iktidara gelince, gençliği kırsal bölgelere yollama politikasını kaldırıp attı. Günümüzde insanlar, gençlik isyan ettiği için Deng bu politikayı iptal etti diyor. Fakat bildiğim kadarıyla gençliğin niçin isyan ettiği, pek az kişinin üzerinde ciddiyetle çalıştığı bir konu. Mao döneminde gençler bu politikaya karşı hiç de ayağa kalkmış falan değildi. Ancak 1977’de, Deng üniversite sınav sistemini yeniden uygulamaya koyunca isyan ettiler. Bu gelişme, seçkinlerin üniversiteye gitmek için kırsal bölgeleri terk etmelerine yol açmıştı. Lütfen kendinizi, tarlada-sapanda köylülerle beraber çalışan gençlerin yerine koyun. Bu insanlar birden şöyle hissetmeye başladılar: “Vay, demek öyle ha! Ben ömür boyu burada, köyde kalıp çalışacağım, ama sen kafana göre terk edip gideceksin! Oh ne âlâ memleket.” İşte gençlerin hevesini ve uzlaşıyı ortadan kaldıran, bu politikanın ardındaki temel motivasyon kaynağını yıkıp geçen şey bu oldu.

1969’da, Kültür Devrimi sırasında arkadaşlarıyla. Fotoğrafın üstündeki el yazısı notta “devrim arkadaşlığı” yazıyor.

OÜ: Halbuki bu meseleye “yara izi edebiyatı”nda [伤痕文学, shānghén wénxué; Mao sonrası dönemde ortaya çıkan ve Kültür Devrimi sırasında aydınların ve okumuşların “çektiği acıları” işleyen furya] hiç değinilmiyor…

FE: Evet, ben de onu diyorum! Ben gençlerin bakış açısına tamamen katılıyorum. Herkes bir aradayken, işler gayet iyi gidiyordu. Fakat ne zaman ki “bazılarının diğerlerinden daha eşit olduğu” ortaya çıktı, onlar da anlaşılabilir sebeplerle isyan ettiler.

OÜ: Gençliğinde kırsal bölgelere gönderilen pek çok kimse, buradaki deneyimlerine ilişkin anılarını kaleme aldı. Ne var ki bunlar, Mao öldükten sonra gerçekleşen bu siyaset değişikliğini pek de eleştirmiyor. Daha ziyade Mao dönemi politikalarını ve özellikle de bir bütün olarak “Kırlara Doğru” kampanyasını hedef tahtasına oturtuyorlar.

FE: Doğru. Buna karşın ben, Deng iktidara gelmeden evvel gençlerin bu politikaya isyan ettiğine dair herhangi bir belgeye rastlamadım. Elbette bazı yokluklar, güçlükler vardı. 1975’te el altından yürütülen bir hareket vardı ki bu, 1977’de Kırlara Doğru politikasına karşı gelişecek hareketin öncülü olarak nitelendirilebilir. Gençleri kırsal bölgelere yollama politikasına karşı çıkan bazı Şanghaylılarla görüştüğümde, onlara birkaç basit soru yönelttim: “Neden sizin Şanghay’da hùkǒu güvenceniz var? Bu ayrıcalığa sahip olmak adına, kırsal bölgelerde yaşayan köylü çoğunluk için ne yapıyorsunuz?” Bana sadece şunu dediler: “Bu, benim derdim değil!” Bireysel açıdan bakıldığında, bu gençler kendilerini suistimale uğramış hissediyorlardı. Bununla birlikte pek çok kişi, hatta ve hatta Kırlara Doğru politikasını suçlayanlar bile, içinde o günlere dönük bir nostalji hissi taşımaktadır. Pek çoğu diyor ki, “gençliğimize dönmek istiyoruz; o hayata dönmek istiyoruz.” Oysa ki kapitalist bir toplumda, çalışmak üzere fabrikaya gittikten sonra bu tip deneyimleri öven bir yazınla karşılaşmadım. Misal Amerikan edebiyatında, genç işçilerin fabrikada ne kadar harika vakit geçirdiklerine ilişkin şeyler göremezsiniz. Ben ABD’de de on yılı aşkın süre fabrikada çalıştım; ama hiç de Mao’nun Çin’inde yaşadığım gibi bir deneyim yaşamadım.

Dolayısıyla burada, söz konusu politikaya karşı çıkan insanların bile bu deneyime özlem duymalarının temel sebebi ortaklık ruhudur. Eşitlik duygusudur; dayanışma içinde bir arada bulunmaktır. Fabrikada hep beraber ezilmek, insanların dönüp de hatırlamak isteyecekleri bir deneyim olmasa gerekir. Fakat ne kadar ağır çalışırsanız çalışın, bir şey inşa etmek için, “yeni Çin’i” kurmak için bir arada çalışmak, yad edilmeyi hak eden bir deneyimdir. Amerika’da geçmişi böylesine yüceltenlere, bir tek ABD ordusu saflarında denk gelirsiniz. Donanmadan, Yeşil Berelilerden emekli olanların aklında, genellikle geçmiş deneyimlerine ilişkin eğlenceli anılar kalır. Çünkü ordu içerisinde de bir ekibiniz vardır; beraber bir iş yaparsınız. Elbette bu örnek özelinde baktığımızda, yapılan iş emperyalizme hizmettir. Ancak psikolojik açıdan meseleye yaklaşırsanız, askerlik hizmetinin size birlik ve beraberlik duygusu aşıladığını görürsünüz. Bu, kapitalist toplumda bir fabrikada çalışırken pek de rastlayamayacağınız bir durumdur.

ABD’ye gittikten sonra işçi olarak çalıştığı yıllar.

Gerçek “Çin mucizesi” sosyalizmdi

OÜ: Mao sonrası dönemde, Çin resmî söyleminde sosyalizm, yalnızca ekonomik kalkınmaya ya da basitçe GSYİH artışına indirgendi. Ancak bildiğimiz kadarıyla sosyalizm, Mao için bunlarla sınırlı değildi. Mao, sınıfsız topluma aşamalı geçişi, emekçilerin doğrudan demokrasisini kurma süreci olarak ele alıyordu. Bu bağlamda sormak istediğim soru şu: Maoist Çin’de yaşanan gerçekten de bu muydu?

FE: Elbette. Mao dönemi politikalarını savunanlar, bu politikaların demokratik yönü üzerinde durmakta haklıdır. Öte yandan kapitalistlerin öne sürdüğü, Mao sonrası dönemde ekonomik gelişmenin daha hızlı olduğu yönündeki baştan aşağı hatalı düşünceye de karşı çıkmamız gerekiyor. Bu tamamen yanlıştır! Son birkaç aydır Çin Ulusal İstatistik Bürosu’nun yayımladığı verileri inceleyerek büyüme oranlarını karşılaştırdım. Doğru, ölçütlerden biri GSYİH’dir. Fakat ben, GSYİH’yi kullanmaktan ziyade tahıl üretimine, kumaş üretimine, demiryolu taşımacılığına, elektrik üretimine, kömür üretimine ve ekonomik gelişmenin bazı diğer temel unsurlarına odaklandım. Şaşırtıcı bir biçimde gördüğüm şudur: kumaş üretimi ve GSYİH hariç tutulduğunda, Mao dönemindeki sınai kalkınma Deng dönemine kıyasla çok daha hızlıdır. Ayrıca Mao döneminde GSYİH hesaplanmıyordu; bu döneme ilişkin GSYİH verileri de Mao sonrası dönemin resmî görevlileri tarafından uydurulmuştur. Dahası, Mao dönemi söz konusu olduğunda, hizmet sektörü de GSYİH’nin kapsamı dışında kalmaktadır!

Mao döneminde, fabrika yerleşkesi içinde yurtlarımız, yemekhanelerimiz, çocuk yuvamız, kütüphanelerimiz, meslek okulumuz ve daha pek çok tesisimiz vardı. Bütün bunların sunduğu hizmet, GSYİH’ye dahil edilmemektedir. Fakat bu yerleşkeyi parçaladığınız vakit, bütün bunlar ayrı ayrı GSYİH verilerine katkı sunmaya başlar. Dolayısıyla bu olgu dikkate alındığında görülecektir ki, Mao’nun sözüm ona “kargaşalı” son on yıllık döneminde bile ekonomik kalkınma, Mao sonrası dönemin ekonomik kalkınmasına kıyasla daha hızlıdır ya da en azından buna eşittir. Bunlar, olgulardır (bkz. Tablo 1).

Tablo 1. Çin’de ekonomik gelişmenin temel unsurlarına ilişkin büyüme oranları

Şunu da ekleyeyim: Analizim esnasında “gayri safi üretim” gibi yanlış anlaşılmalara sebep olması muhtemel bazı ölçümleri kullanmaktan da bilinçli olarak kaçındım. Sadece ne kadar kumaş üretildiğine, çelik üretildiğine, elektrik üretildiğine vb. baktım. Bu tip ölçümleri kullanırken, aynı şeyi iki kere hesap etme gibi bazı risklerle karşılaşmazsınız. Ayrıca 1949-1951 dönemine ilişkin verileri de değerlendirmemin dışında bıraktım. Bu, devrim sürecinde meydana gelen yıkım göz önüne alındığında, Mao için zorunlu bir toparlanma dönemiydi. Dolayısıyla 1952’den 1976’ya kadar olan süreçle ilgili verileri derledim ve bunları, Deng dönemi ve sonrasının verileriyle karşılaştırdım. Sonuç, şaşkınlık vericiydi. Mao dönemi hakkında konuşurken pek çok kimse, yalnızca insanların kurban edildiğini anlatmaktadır. Bu, olsa olsa boş laftır. Böylesine hızlı bir ekonomik kalkınmayı, ancak ve ancak halkı toplumun efendisi kılarak gerçekleştirebilirsiniz!

Ekonomik olarak azgelişmiş diğer ülkelerle, örneğin Hindistan ve Brezilya ile kıyaslandığında, Çin’in yakın dönemde, kapitalizm altında gerçekleştirdiği ekonomik kalkınma da bir hayli hızlıdır. Bunu yadsıyamayız. Günümüzde insanların “Çin mucizesinden” bahsedip durmalarının nedeni de budur. Fakat esas mesele, sosyalist sistem içersinde ekonomik kalkınmanın daha hızlı olmasıdır. Tarihten basit bir örnek verelim: Sovyetler, İç Savaş’ta gericileri ezdikten sonra, 1921’den 1941’e dek Rusya, Avrupa’nın kenarındaki sanayisi azgelişmiş bir toplumdan geniş çapta sanayileşmiş bir süper-güce dönüştü. Yıkıcı bir savaşın hemen ardından ve sadece yirmi yıl içerisinde! Sovyetler Birliği’nde yaşananla kıyaslarsak, Çin’in son 40 yılında yaşanan gelişmenin neredeyse bir hiç olduğunu görürüz. Tıpkı Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi, Mao’nun Çin’inde de sosyalizm dikkate değer bir ekonomik başarı kazanmıştı. Dolayısıyla Mao döneminde sırf insanların keyfi olsun diye ekonomik büyümenin savsaklandığı iddiası bir yanılsamadır. Bu, tamamen gerçek dışıdır.

Dahası da var… Mao’nun Çin’inde salt üretim Mao sonrası dönemdekinden daha hızlı gelişmekle kalmadı. Fakat aynı zamanda insanlar, halkın toplumun efendisi olduğu anlayışını da kazandı. 1989’daki bastırma hareketine yol açan tam da buydu. Halk, protesto gösterileri düzenlemek için kitlesel olarak sokaklara çıkmıştı, zira iktidarın kendilerine ait olduğunu düşünüyorlardı. İşte bu, Kültür Devrimi’nin ruhuydu! Ne var ki ayaklanmaya ilişkin bu temel olgu, anaakım akademisyenler tarafından bütünüyle göz ardı edilmektedir.

1979 yılı. Engst, yeniden Pekin’de. Fabrikadan arkadaşlarıyla.

Sosyalizmin mirası

OÜ: Aslında özellikle 1970’lerin ortalarından itibaren, pek çok diğer kalkınmakta olan ülke de piyasa merkezli bir reform sürecinden geçti. Ancak günümüzde, bir “başarı öyküsü” olarak yalnızca “Çin modeli”nden söz ediyoruz; geçmişte uluslararası finans kuruluşları tarafından allanıp pullanan bütün diğer “model”ler çoktan yıkıldı gitti. Bunun temel gerekçesi nedir? Anaakım iktisatçıların, Çin’in Mao sonrası dönemde gerçekleştirdiği ekonomik kalkınmanın piyasa ekonomisinin sözüm ona “devlet güdümlü ekonomi”den üstün olduğunu kanıtladığı yönündeki görüşlerinde bir haklılık payı olabilir mi? Ya da Maoist dönemde kurulan ağır sanayi altyapısı olmasa, Çin’de piyasa merkezli dönüşümün görece başarılı olması mümkün olur muydu?

FE: Bu değindiğiniz, çok ilginç bir meseledir. Anaakım iktisatçılar kalkınma hakkında hiçbir şey bilmiyor. Pek çok Üçüncü Dünya ülkesinin kalkınma konusunda yaşadıkları sıkıntıların baş müsebbibi emperyalizmin ta kendisidir. Emperyalistler, çok-uluslu şirketler Üçüncü Dünya’da kendi tekellerini tehdit edecek bir gelişme gördüler mi, hemen bunun tepesine binerler. Çin’in yükselişinin tek bir gerekçesi vardır: Emperyalizm çağında egemenliğini koruyabilmiştir. Mao döneminde inşa edilen ekonomik altyapı, bağımsız kapitalist kalkınma için de uygun bir zemin sunmuştur. Esas sebep budur! Günümüzde bile dünyaya bakın: Hangi ülkelerde yabancı askerler yoktur? Hangi ülke askeriyede, siyasette ve ekonomide egemenliğini korumaktadır? Yalnızca Rusya ve Çin. Belki bir ölçüde de Hindistan. Emperyalizm çağında ekonomik kalkınmanın mantığını kavramazsanız, Çin’in nasıl olup da kalkınabildiğini sorgularken apışıp kalırsınız.

Dolayısıyla kabaca ifade edecek olursak, bu, tarihin ironisidir: kapitalist temelde kalkınmak için bile, bir Üçüncü Dünya ülkesi öncelikle sosyalizme muhtaçtır. Mao, bir zamanlar şöyle demişti: “Çin’i ancak sosyalizm kurtarabilir.” Bugün şunu ekleyebiliriz: “Üçüncü Dünya’da kapitalizmi, ancak sosyalizm kurtarabilir.” Eğer emperyalizm çağında, bir Üçüncü Dünya ülkesinde kapitalizmi geliştirmek istiyorsanız, bunu, emperyalizmden kopmaksızın ve bağımsız bir ekonomik kalkınma gerçekleştirmeksizin sağlayamazsınız. Ancak bu taktirde, dünya ekonomisinde yeniden yükselişinize elverecek kadar güçlü ve tutarlı bir ulusal ekonomik altyapı kurmanız mümkün olabilir.

OÜ: Bu söylediğiniz, biraz Samir Amin’in “kopuş” (delinking) dediği şeye benziyor.

FE: Doğrudur. Yerli bir ekonomik kalkınma için kopuş şarttır. Bunu mümkün kılacak tek yol da, öncelikle sosyalizme başvurmaktır. Şayet 1949’da dışa açılmayı seçse, Çin, bugün Filipinler’den pek de farklı bir ülke olmazdı. Hindistan’dan çok daha iyi durumda olacağını falan da varsayamayız. Hindistan ekonomisi sözüm ona büyümektedir; ancak bu büyümeyi sürdürme gücünden yoksundur. Çin, Reform’dan sonra, diğer Üçüncü Dünya ülkelerine kıyasla ekonomik açıdan görece başarılı olmuştur; çünkü egemen bir ülkedir. Sınai altyapısı vardır. Çokuluslu şirketler, ancak devletin izin verdiği sektörlerde yatırım yapabilmektedir. Mesela enerji, ulaşım ve finans gibi bazı sektörlerde Çin hükümeti, çokuluslu şirketlerin girmesine hiç müsaade etmiyor; otomotiv gibi bazı diğer sektörlerde ise ancak ve ancak ortak teşebbüslere müsaade ediyor. Hiçbir yabancı şirket ortak teşebbüse girmekten hoşlanmaz; bunların tek mülkiyetli bağlı şirketi daima ortak teşebbüse tercih ettikleri herkesin mâlumudur. Fakat Çin şöyle diyor: “Vallahi benim şartım bu; gerisini paşa gönlün bilir. Alıcı değilsen dükkanın önünü kapatma. İlla buraya girmek istiyorsan ortak teşebbüsle iş yapacaksın.”

Fakat Çin, bu ortak teşebbüsleri diyelim ki 1949’da kurmaya kalksa ne olurdu? Elde avuçta hiçbir şey yoktu ki! Ama ben 1974’de Çin’den ayrıldığım vakit, her bir eyalet kendi traktörünü üretebilir duruma gelmişti. Bunlar pek kaliteli sayılmazdı belki; sattıkları her bir traktör için dökülüp elde kalan yerlerini onarsın diye bir de teknisyen yollamak zorunda kalıyorlardı. Ama öyle ya da böyle, Çin’in kendi traktörü vardı işte! Elinde eğer bir şeyin varsa, onu geliştirmen mümkündür. Traktörün yoksa, zaten üzerinde çalışabileceğin bir şey de yok demektir. Dolayısıyla her bir eyalette traktör sanayi olduğundan, çok-uluslu şirketler Çin’e geldiğinde bunlara ortak teşebbüse girmeleri gerektiğini söyleyebildiler. Çinliler dedi ki: “Bak şimdi, bu traktörün iskeletini, tekerleğini, koltuğunu ben zaten kendim yapabiliyorum. Ama senin motoruna ihtiyacım var; şanzımanına ihtiyacım var. Senin motorun ve şanzımanın benimkinden iyi. Geri kalan her şeyi ben de yapabiliyorum; hatta senden daha iyi bile yapıyorum.” İşte ortak teşebbüs dediğimiz şey, bu şekilde çalışmaktadır.

Yani demem o ki, uyumlu, yerli ve bütünlüklü bir ekonomik altyapıya sahip olması, Çin’in kapitalist dünyada yeniden doğuşunun ve yükselen bir endüstriyel güç hâline gelmesinin temellerini atan başlıca etmendir. Bütün bunların yokluğunda, neoliberal politikalar Üçüncü Dünya ülkelerini darmaduman etmektedir. Filipinler, neoliberal politikaları, belki de başka herhangi bir ülkeden çok daha arzulu biçimde uyguladı. Günümüzde, Filipinlilerin elinde ortaya koyabildikleri tek bir ürün bile bulunmamaktadır. Tek bir tane bile! Bakın, bu çok acıdır. Pense bile, çivi bile imal edemez durumdalar. Tek yapabildikleri şey en ilkel dediğimiz araçlar. Piyasada ancak çok-uluslu şirketlerin ürünlerini ya da Çin’den ithal edilen ucuz malları bulabiliyorsunuz.

OÜ: Hatam varsa düzeltin, ama gördüğüm kadarıyla Çin’in hâlâ Mao döneminin mirası sayesinde egemenliğini koruyabildiğini ve bunun ekmeğini yemeye devam ettiğini söylüyorsunuz. Öyleyse acaba, günümüzde doğrudan yabancı yatırımların Çin’de oynadığı rolü nasıl değerlendiriyorsunuz? Zira doğrudan yabancı yatırımlar, uzunca bir süredir Mao sonrası Çin’de hızlı GSYİH artışının en önemli dinamiklerinden biri olarak kabul ediliyor.

FE: Açıkçası ben bu görüşü bir hayli zorlama buluyorum. Yani gerçekler, bu anlatının çok ötesinde. Doğrudan yabancı yatırımlar Çin’de hakikaten de bir rol oyunuyor; fakat ben çoğu akademisyenin bu rolü fazlasıyla abarttığı kanısındayım. Çin’in esas yaptığı şey teknoloji aşırmaktır. Çin, neden diğer Üçüncü Dünya ülkelerinden çok daha hızlı biçimde kalkınıyor? Çünkü ekonomideki, siyasetteki ve askeriyedeki egemenliğine dayanarak hızla teknoloji açığını kapatıyor ve yenilikler getiriyor. Bu koşullarda bir sıçrama yapmanız, kısa yoldan hedefe yürümeniz mümkündür. Sabit hatlı telefonlarla uğraşmak yerine doğrudan cep telefonu üretimine geçebilirsiniz. Kasetli video oynatıcılarla cebelleşeceğinize, doğrudan VCD ya da DVD kayıt cihazlarına geçebilirsiniz. İşler o radde varmış durumda ki, günümüzde Çin film endüstrisi bile tamamen Hollywood filmlerinin taklidine dayanıyor.

Neyi kastettiğimi isterseniz örneklerle açıklayayım: Örneğin McDonald’s Çin’e geldi. Çinliler, McDonald’s’dan öğrendiler. Gelinen noktada Çin’in fast-food endüstrisi McDonald’s’a nal toplatıyor. Ya da misal FedEx Çin piyasasına girmişti. Fakat günümüzde Çinli hızlı kurye firmaları, FedEx’in hakkından çoktan gelmiş durumda. Bunun gibi örnekler çoğaltılabilir. Ama burada göz ardı edilmemesi gereken mesele şudur: Bütün bunları olanaklı kılan, ülkenin başlıca sektörleri üzerinde bağımsız bir denetime sahip olmanızdır.

OÜ: Peki ülke içindeki çelişkiler hakkında, örneğin Mao sonrası Çin’de emeğin metalaşması nedeniyle ortaya çıkan çelişkiler hakkında ne söylemek istersiniz? Çin’in yeni işçi sınıfının, özellikle de yerli göçmen işçilerin yaşam ve çalışma koşulları, mevcut modelin sürdürülebilirliği açısından bir tehdit arz ediyor mu?

FE: Bu noktada yine, Mao döneminden miras kalan ve akademisyenlerin genellikle göz ardı ettiği muazzam bir kazanımla karşılaşıyoruz. Çin’de işgücünün neden ucuz olduğu hakkında hiçbir fikirleri yok. Diyorlar ki bunun sebebi, işgücü piyasasının hacmidir. Ya da diyorlar ki, bunun sebebi Çin’de nüfus içerisinde gençlerin payının çok daha büyük olmasıdır. Fakat bu saydıklarını, diğer Üçüncü Dünya ülkelerinde de pekâlâ görüyoruz. Çin nasıl olup da ucuz işgücünün sefasını sürerken, diğerleri ellerindeki son derece ucuz işgücünü sömürmekten bile aciz kalıyor? Bu, son derece ironik bir durum. Batı anaakım akademisi ve medyası bu olguya mantıklı bir açıklama getirememektedir.

Aslında bu, Filipinler’i ziyaret edene dek uzunca bir süre benim için de yanıtsız bir soru olarak kalmıştı. Filipinler’e üç sefer gittim; oradaki insanlarla konuştum, bu ülkenin toplumsal gerçekliğini anlamaya çalıştım. Filipinler ile Çin’i mukayese ettiğimde gördüm ki, Çin’i farklı kılan şey toprak reformunun mirasıdır. Toprak reform, her Çinli köylüye bir parça toprak vermiştir. Çin’de ucuz işgücünün temelinde yatan olgu budur. Şayet Çin’deki ve mesela Filipinler’deki resmî asgari ücreti karşılaştırırsanız, aslında pek de büyük bir fark olmadığını görürsünüz (Hindistan’da durum nasıl pek bilemiyorum). Filipinler’de pek çok insan bu asgari ücretle geçinmeye çalışıyor ve sefalet içinde yaşıyor. Fakat aşağı yukarı aynı ücreti alan Çinli işçilerin yaşam koşulları çok daha iyi. Bu durum nasıl izah edilebilir? Sebep şudur: Filipinler gibi ülkelerde topraksız köylüler kırsal bölgelerden dışarı sürülür; kentlere akın ederler, burada asgari ücretle geçinmeye başlarlar ve aldıkları bu ücretle bütün bir ailenin ihtiyaçlarını karşılamaları gerekir. Çocukların bakımı, yaşlıların bakımı, hepsi bu maaşa bağlıdır. Ama Çinli göçmen işçilerin, yani para kazanmak için şehre gelen köylülerin aileleri bütünüyle bu işçilerin kazandığı paraya bağımlı değildir. Köyde bir parça da olsa toprakları vardır. Kırsal bölgelerde çocuk büyütmenin ve yaşlı bakımının masrafı sıfıra yakındır. Dolayısıyla denebilir ki, işçi sınıfının yeniden üretim süreci kırsal bölgelerde kotarıldığında, bunun masrafı ciddi oranda azalmaktadır. Fakat topraksız bir köylü olarak kent merkezine göçtüğünüz vakit barınma masrafı, çocukların eğitim masrafı, yaşlıların bakım masrafı ve diğer masraflar çok daha yüksek meblağlar tutmaktadır. Çin’in kırsal bölgelerinde 60’lı, 70’li ve hatta 80’li yaşlarındaki insanların hâlâ daha tarlalarında ve bahçelerinde çalıştıklarını görürsünüz. Kendi geçimlerini kendileri sağlayabilirler. Kendi evleri, kendi toprakları vardır. Çalışamayacak durumda olsalar bile ellerinde cep telefonu vardır. Gerekirse bir telefon açıp topraklarını eksin, sürsün, biçsin diye adam çağırırlar. Yani yaşlılar, gençlerin sırtında bir yük değildir. İşte bu, Çin’deki ucuz işgücünün niteliğini kavramak için bakmamız gereken en temel olgudur. Ve bunu olanaklı kılan da, 1949 Çin Devrimi olmuştur. Eğer bu temel olmasa, Çin günümüzde böylesi bir ucuz işgücüne sahip olamazdı. Kapitalist akademisyenlerin anlayamadığı (ya da değinmekten kaçındığı) şey işte budur.

Günümüzde, Çin’de işgücü maliyetlerinin artmasının nedeni kesinlikle kentleşmedir. Yerel yönetimler ve emlak spekülatörleri bir süredir çiftçileri topraklarını terk etmeye zorluyor. Dertleri, çiftçilerin terk ettiği arazilerde sanayi bölgeleri inşa etmektir. Fakat çiftçileri topraklarından kentsel bölgelere doğru sürdüğünüz zaman, hayatta kalabilmelerini sağlamak için ücretlerini de arttırmak zorundasınız. Dolayısıyla bugün Çin’de, hükümetin kentleşmeyi zorlaması işgücü maliyetlerini de arttırıyor. Bu, kapitalizmin ironisidir. Ben, tam da bu yüzden kapitalizmi ancak Marksizmin anlayabileceğini düşünüyorum. Kapitalist akademisyenler, kapitalist iktisatçılar bunu anlayamamaktadır.

“Yalınayak doktor” muayenede…

Sosyalist Çin’de sosyal hizmetler

OÜ: İsterseniz bir önceki konumuza dönelim. Maoist Çin’de kent merkezlerinde “demir pirinç kâsesi” sistemi, kırsal bölgelerde ise halk komünleri sistemi sayesinde neredeyse bütün temel sosyal hizmetler ücretsiz ya da sembolik bir ücret karşılığında halka sunuluyordu. Ancak günümüzde bu politika da, bazı Reform yanlısı ya da anaakım akademisyenler tarafından eleştiriliyor. Bunlar, o dönemde söz konusu hizmetlerin kalitesinin bir hayli düşük olduğundan yakınıyorlar. Maoist Çin’de sosyal hizmetlerin kalitesi nasıldı? Bunların Çin halkının yaşam standartlarını gerçekten iyileştirdiğini söylememiz mümkün müdür?

FE: Ufak bir düzeltme yapayım, her şey ücretsiz değildi. Bir kere kent sakini olmak gerekiyordu; çiftçiler bazı hizmetlerden yararlanamıyordu. Bazı hizmetler bedavaydı, fakat bazıları için düşük bir ücret ödemek gerekiyordu. Örneğin barınma tamamen ücretsiz değildi. Sembolik bir kira vermeniz gerekiyordu. Eğitim aşağı yukarı ücretsizdi. Sadece kitap parası ödüyordunuz, ama bu da zaten çok düşük bir miktardı. Geçmişe ilişkin veriler hesaplanırken, Mao döneminde GSYİH’nin düşük çıkmasının bir sebebi işte budur. Eğer bir hizmet bedavaysa, bu, GSYİH’nin içine katılamamaktadır. Ortada meta değiş-tokuşu gibi bir durum söz konusu değildir.

Doğrudur, belki kalite bugünkü kadar yüksek değildi. Fakat neyin mümkün olduğuna bakarsanız, bu sistemin kazanımlarının muazzam olduğunu fark edersiniz. Örneğin kırsal bölgelerde “yalınayak doktorlar” denilen bir sistem kurulmuştu. Bu, dünya çapında başarılı bir sosyal hizmet olarak kabul görmektedir.

OÜ: BM Dünya Sağlık Örgütü bile bu sistemi diğer Üçüncü Dünya ülkelerine önermişti…

FE: Evet, bu inanılmaz bir şeydir! Elbette yalınayak doktorların sunduğu hizmet, bir hastanenin sunduğu hizmet kadar kaliteli değildi. Ancak o yıllarda pek çok insanın zaten hastanelere erişimi yoktu. Bu olguyu göz önünde bulundurursanız, yalınayak doktorları sundukları hizmetin kalitesi düşük diye suçlamanın ne kadar saçma sapan bir şey olduğunu anlarsınız. Yalınayak doktorların sunduğu hizmetin kalitesi düşüktü diyen insanlara sormamız gerekiyor: Peki, bu sistemin alternatifi neydi? Çin, sanayileşme sürecindeki yoksul bir ülkeydi. Biz hiçbir zaman, Mao döneminde zengin olduğumuzu falan iddia etmedik ki! Aksine o yıllarda, aç olduğumuzu hissetmeyelim diye nasıl kemer sıktığımızı anlatır dururuz. Neticede burası yoksul bir ülkeydi. Dolayısıyla Mao’nun Çin’ine yöneltilen bu suçlama büsbütün temelsizdir!

Mao döneminde uygulanan politikalar ciddi bir dönüşüme önayak oldu. Çin’de yaşam beklentisi müthiş ölçüde arttı. Bu artış, yalnızca Üçüncü Dünya ülkeleri arasındaki değil, bütün dünyadaki en hızlı artışlardan biriydi. Şaşırtıcıdır ki Mao döneminin en kötü yıllarında, yani “üç zorlu yıl” sırasında bile en yüksek ölüm oranı yüzde 2.5’tu. Bu, o zamanlar Hindistan’daki “normal” ölüm oranına denk bir rakamdı!

Mao dönemini suçlamak için bir sürü yalan söylemeniz gerekiyor. Bu, akıl almaz bir durumdur! Doğa bilimlerinde, fizikte, kimyada test yapmak için laboratuvarlarımız vardır. İnsanların objektif olması mümkündür. Ama sosyal bilimlerde gerçeği ters-düz etmek çok daha kolaydır. Elbette hepimiz kaçınılmaz olarak taraflıyız. Zira neyi, nasıl gördüğümüzü belirleyen şey son kertede çıkarlarımızdır. Ama bu, asla objektif olamayacağımız ve tarafımızı her fırsatta açık seçik ortaya koyacağımız anlamına gelmez. Ne yazık ki Milton Friedman gibi sermaye savunucuları tamamen ideolojik maksatlarla hareket ediyor. Örneğin Friedman’ın, kapitalizmin sosyalizmden üstün olduğunu göstermek için “Asya Kaplanları”na özel bir ihtimam göstermiş olması son derece ilginç bir vakadır. Haklılığını kanıtlamak adına, Sovyet deneyimini elinin tersiyle itip göz ardı etmekten kaçınmamıştır. Kendi bakış açısını destekler nitelikteki örnekleri kafasına göre seçip kullanmıştır.

1962 yılı. 10 yaşındaki Fred, köyde tuvalet için su taşıyor.

“Üç zorlu yıl” ve Parti-içi mücadele

OÜ: Bu noktada başka bir soru gündeme geliyor: Sizin de dolaylı olarak değindiğiniz üzere Batı anaakım akademisi, uzun yıllardır Mao’yu, ütopik hedeflerine ulaşmak adına milyonlarca Çinliyi bile isteye katleden kanlı bir diktatör olmakla suçluyor. Bu iddiayı kanıtlamak içinse, genelde Büyük İleri Atılım’ı takip eden “büyük kıtlığa” atıf yapıyorlar. Bu iddia hakkındaki görüşlerinizi öğrenebilir miyim? Mao gerçekten de bu denli “ütopik” miydi?

FE: Vallahi “ütopik” demekle tam olarak neyi kastettiklerini ben de bilmiyorum. Eğer birine inanmıyorsanız, ona kabaca “deli” ya da “ütopik” diye hitap edebilirsiniz. Bunun objektif bir ölçütü bulunmuyor. “Ütopik” kavramını nasıl tanımlayacaksınız? Onlara kalsa, zaten Marksizm ta başından beri “ütopik”tir. Dolayısıyla bunu, sadece söz konusu insanların astığı bir yafta olarak değerlendiriyorum.

“Mao insanları katletmiş”miş… Bu iddia, gerçeğin tam aksidir. Elimizde pek çok örnek var. Parti-içi mücadelede Mao, diğer pek çok kimsenin niyetinin veya arzusunun aksine kimseyi idam etme taraftarı olmamıştır. Mao, “belki insanları hapsedebilirsiniz, ama onları öldürmeyin. Çünkü eğer bir hata yaparsanız, bunun asla geri dönüşü yoktur” görüşünü ısrarla savunan az sayıda insandan biriydi. Anaakım akademisyenler, Devrim esnasında yaşanan her bir ölüm olayını tek tek Mao’ya mal etmeye kalkıyor. “Eğer sosyalist dönem boyunca biri öldüyse, bu kesin Mao onu öldürdüğü içindir” diyorlar. Bütün bu iddialar ağızlara sakız, dillere pelesenk olmuştur. Bunlar olsa olsa zırvadır. Gerçek şudur ki, Parti içinde Mao’nun doğrudan ölüm emrini verdiği ya da gizli suikastlarla öldürttüğü tek bir isim bile sayamazsınız.

Eğer Mao’nun izlediği politikaların suçlanabileceği bir dönem varsa, o da “üç zorlu yıl”dır. O yıllarda insanların ölüm sebebi hakikaten açlıktı. Ama meseleyi derinlemesine incelerseniz, aslında bunun tam da, Mao’nun bazı insanları “kapitalist yolcu” olarak yaftalamasına neden olan olay olduğunu görürsünüz. Mao, bu tür felâketler patlak vermeden çok önceleri insanları uyarmıştı. Bu, Çin’de kapitalizm ve sosyalizm arasında süren yoğun mücadelenin bir parçasıydı. Kapitalistler, kendi çıkarlarını müdafaa ettikleri müddetçe kaç kişinin ölüp gittiğini umursamazlar. Tıpkı Trump’ın yaptığı gibi… Adam tamamen emperyalist amaçlarla, umursamaz bir biçimde Suriye’nin bombalanmasını emredebiliyor. Bunlar “demokrasi” ve “özgürlük” adına insanları katletmekten, her haltı yemekten gocunmazlar. İşte Parti’de ve önderlikte de böyle insanlar vardı. Kendi makamlarını, mevkilerini korudukları sürece kaç kişinin hayatını kaybettiğini kafaya takmıyorlardı. “Üç zorlu yıl”, tam da kapitalist yola girmeye can atan bu tür insanlar yüzünden gerçekleşti.

İlk önce, 1950’lerin başında, bunlar kolektifleştirmeye karşı çıktılar. Kolektifleştirme başarılı olunca, bu kez onu ifrata vardırmak istediler. “Komünist rüzgâr” ya da “abartı rüzgârı” denen akımın ardında yatan sebep buydu. Peki, neden ifrata vardırmak istediler? Elimde çok fazla kanıt olduğunu söyleyemem, fakat bunu kesinlikle büyük kolektiflerin olduğu yerde köylüden tahılı daha kolay toplayabileceklerini düşündükleri için yaptıklarını tahmin ediyorum. Unutmayın, hâlâ sanayileşme süreci bağlamında konuşuyoruz. Eğer köylülerin tahılını toplamak gibi bir derdiniz varsa, bunu tek tek aile tarımı yapılan bir ortamda pek de kolay gerçekleştiremezsiniz. Toprağı kolektifleştirmek, bu işi daha rahat kotarmanızı sağlar. İşte bu yüzden “komünist rüzgârı” desteklediler. Köylülerin artığına bu yolla daha kolay el koyabileceklerini kestirmişlerdi. Köylü açlıktan ölse de umurlarında değildi. İşte ikilik tam da bu noktada devreye giriyor.

OÜ: Günümüzde resmî tarihyazımında pek bahsedilmiyor belki, ama aslında Liu Shaoqi, Deng, Peng Zhen, Tao Zhu gibileri de bu “komünist rüzgârı” içtenlikle desteklemiş ve kışkırtmıştı, öyle değil mi?

FE: Kesinlikle. Bunu dayatanlar onlardı, onları eleştiren de Mao’ydu. Ama Mao azınlıktaydı. Bu insanların kolektifleştirmeden sonra köylülerin refahını hiç dikkate almaması Mao’yu ürkütmüştü. “Komünist rüzgârı” sanayileşme bağlamı dışında idrak edebilmeniz mümkün değildir.

Aynı zamanda bir başka tesadüf daha vardı: Sovyet desteğiyle Çin’de 156 sanayi projesinin inşasına başlanmıştı. Bütün bu projeler hayata geçirildiği anda çok sayıda işçiye ihtiyaç duyuldu. Bütün bu işçileri beslemek için elbette tahıla gereksiniminiz vardı. Dolayısıyla bir eyalet ya da bölge köylülerden ne kadar tahıl topluyorsa, Çin’in sanayileşmesine katkı sunduğu için Parti önderliğinin o kadar saygısını kazanıyordu. Bütün bu projeler yapım aşamasındaydı; işçilerin hayatta kalması ve çalışmaya devam etmesi için muazzam ölçüde tahıl gerekiyordu. Hâliyle sizin eyalet merkeze daha çok tahıl gönderdiğinde, önderliğin has adamı siz oluyordunuz. İşte bu, söz konusu hamleyi açıklamaktadır.

Örneğin Henan ve Anhui’dekiler, merkeze gönderecekleri tahıl miktarında büyük bir artış taahhüt etmişlerdi. 1958’de hakikaten de tahıl bolluğu vardı. Verimli bir hasat dönemi olmuştu. Ama 1959’da Henan ve Anhui’de doğal afetler patlak verdi. Dolayısıyla tahıl üretimi aslında bir hayli düştü. Ama yerel yöneticiler kıtlığı inkâr ettiler; aksine, üstünü örtmeye çalıştılar. Köylülerin, ellerindeki tahılın yarısını vermeyi reddettiğini söylediler. 1959 yılında Merkez Komitesi’ne köylülerin tahılı sakladıkları yönündeki o kötü şöhretli raporu kim yazdı, haydi bakalım tahmin edin? Zhao Ziyang! Eğer köylüler tahılı saklıyorsa ne yapacaksınız? Bu konuda iki yaklaşım vardır. Kapitalist yolcu şöyle der: “Ne olursa olsun gideceğiz ve o tahılı alacağız, başka yolu yok!” Mao ise şöyle der: “Dur hele, köylüler ellerindeki tahılı niye saklamak istesin ki? Demek ki bir şekilde köylülerle zıtlaştık, çıkarlarımız çelişti. Demek ki bu kadar büyük komünleri muhasebe birimi olarak ele almamak gerekiyor.” Mao’nun “bekleyin, muhasebe birimlerini küçültmemiz gerekiyor” demesinin sebebi de budur. İşte bu yüzden Mao, üç katmanlı mülkiyet sistemine geçişi zorladı. Temel birim üretim takımı olacaktı. Ardından tugay, onun ardından ise komün düzeyi geliyordu. Köylülerin ürettiği tahılın bölüşümü, üretim takımı düzeyinde yapılıyordu. Her bir üretim takımında bir ya da birkaç düzine aile olurdu. Sıkı çalışırsanız, mevcut komşularınızla birlikte kolektif çalışmanızın ürünü olan tahıldan aldığınız pay artardı. Çok daha doğrudan bir sistemdi. Liu Shaoqi, Deng Xiaoping, Zhao Ziyang gibileri ise daha ziyade komün düzeyini tutuyordu. Tercih ettikleri çok daha basit ve büyük ölçekli bir seçenekti. Doğrudan komüne gidip buradaki bütün tahıla el koymak işlerine geliyordu. Esasında Mao onları uyarmıştı. “Bu kafayla giderseniz insanları açlıktan kırıp geçireceksiniz!” demişti. Elimizde bunu kanıtlayan kayıtlar, örneğin 2013’te basılan altı ciltlik resmî Mao Zedong Kronolojisi (1949-1976), bulunmaktadır.

Zhao Ziyang’ın raporunun ardından çok sayıda memur köylülerin tahılı nerede sakladığını bulmak için kırsal bölgelere akın etti. Köylülere bağırıp çağırdılar, zorbalık yaptılar, tehdit ettiler, hatta dayak bile attılar. Yemlik tahılları, tohumları, ne buldularsa her şeyi köylülerin elinden zorla aldılar. İşte “kıtlığa” yol açan şey budur. Kıtlık yayıldıkça insanlar afet bölgelerinden kaçmaya başladılar. Kötü kalpli yerel yöneticiler olanı biteni gizlemek için kaçışan insanları zorla köylerine geri sürdüler. İnsanların Merkez Komitesi’ne yazdıkları mektuplara el koyup gönderilmesini engellediler. Mesela bir köyde kala kala dört Parti üyesi kalmıştı. Son çare, kanlarıyla bir mektup kaleme aldılar. Tek dertleri, bu mektubu Henan eyaletinden dışarı yollayabilmekti. Merkezî yöneticiler ne olup bittiğine bakmak için yerele indiğinde karşılaştıkları manzara düşündüklerinden bile daha korkunçtu. Derhal afet bölgesine tahıl gönderip sorunu çözmeye çalıştılar. Ve örneğin Henan eyaletinin Parti önderi üretim tugaylarının başındaki herkesi, on binlerce kişiyi topladı ve onları “suçlu” olmakla itham etti. Bütün suçu yerel halka attı… Bakın, bu faşizmdir. Bu insanlar kendilerine “komünist” diyorlardı; ama aslında her biri basbayağı “komünist” maskesi takmış birer faşistti. Tek bir dertleri vardı, o da makamlarını, Parti içindeki konumlarını muhafaza etmekti. Kaç insan ölüp gitmiş, umurlarında bile değildi. Bu, emperyalizmin de her zaman yaptığı şeydir. Kendi çıkarları için sonuna kadar savaşmaktan çekinmezler.

Bu olay, Mao’nun böyle insanların Parti içinde ne kadar derine nüfuz ettiklerini anlamasını sağladı. “Üç zorlu yıl”ın ardından, bakın bakalım bu adamlar sorunları çözmek için ne yapmayı önerdiler? Kolektifleri dağıtmayı! 1950’lerin başında kolektifleşmeye karşı mücadele etmişlerdi. Ardından, “komünist rüzgâr” politikasını ortaya atan yine kendileriydi. Şimdi ise, kıtlık faciasından sonra bir kez daha özelleştirmeyi, kolektifleri dağıtmayı öneriyorlardı! İşte “kapitalist yolcu” tam da budur! Mao, böylece, kapitalistlerin tam da Parti’nin göbeğinde olduklarını fark etti. Ölümler için, özellikle de Sichuan’dakiler için Mao’yu suçladılar. Fakat Sichuan’daki kıtlığın sebebi tahılın az olması değildi. Aksine, Sichuan verimli bir hasat dönemi geçirmişti. Deng Xiaoping Sichuan’lıdır. Çin’de bazı insanlar, o zaman Sichuan Parti Komitesi’nin başında olan Li Jingquan’e bölgedeki tahılı dışarı gönderme emri veren kişinin Deng olduğunu söyler. Li Jingquan, Deng’ı uyarmıştır; “Eğer bu kadar büyük miktarda tahılı Sichuan’dan dışarı çıkartırsak köylüler açlıktan kırılacak” demiştir. Denir ki Deng Xiaoping’in bu serzenişe yanıtı aşağı yukarı şöyle olmuştur: “Ne yapalım yani? Pekin ya da Şanghay’daki kentliler öleceğine Sichuan dağlarındaki köylülerin ölmesini tercih ederim!” İşte bu adamların başının altından çıkan politikalar yüzünden halk 1960-61 yıllarında inanılmaz güçlüklerle karşılaştı. Sonra da kendi kıçlarını kurtarmak için Sichuan’daki insanları açlıktan ölmeye terk ettiler! Deng’ın 1989’da neler yapabileceğine şahit olduktan sonra, bu anlatılanlara inanmamak için hiçbir sebep bulamıyorum. Kıtlık hakkındaki gerçek budur. En çok insanın öldüğü yerler, 1958’de üretimin en çok arttığı bölgelerdi; doğal afetlerden en kötü etkilenen bölgeler kesinlikle değildi. Esasında doğal afetlerden çok daha kötü etkilenen başka eyaletler, başka yerler de vardı. Ama insanlar buralarda açlık çekmediler.

Benim büyüdüğüm yer Shaanxi eyaletindedir. Bu eyaletteki bazı bölgeler de afetlerden çok kötü etkilenmişti. Ama bizim oralarda kıtlık olmadı. Elbette besin yetersizliğinden biz de mustariptik. Yeterince yiyecek yoktu. Bunları yaşadım. Henan’dan Xi’an’a, benim büyüdüğüm tarlaya gelen insanları gördüğümü hatırlıyorum. Neler olup bittiğini ancak yıllar sonra öğrendik: Shaanxi’deki bütün yerel önderler Pekin’e gittiklerinde diğer eyaletlerin merkeze yollamayı taahhüt ettikleri tahıl miktarıyla ilgili abartılı rakamları işitmişlerdi. Diğer eyaletlerden gelen yetkililer onlara üretimi şahlandırdıklarını, tarımsal çıktıyı neredeyse iki katına çıkardıklarını, ellerine kalan tarımsal artığın yüzde on, yüzde yirmi ya da hatta daha fazla arttığını söylemişlerdi. Oysa Shaanxi’de biz, tahıl üretiminde ancak yüzde iki ila yüzde beşlik bir artış sağlayabilmiştik. Durum rezil görünüyordu! Ne yapacaktık? Bizimkiler döndükleri vakit insanları topladılar; dediler ki, “Herkes almış yürümüş; biz meğer çok geride kalmışız! Haydi bakalım, sallanmayın, derhal harekete geçiyoruz!” Ama bu denli büyük bir baskı altında bile merkeze ancak yüzde onluk bir artış bildirmişler. İşte biz Shaanxi’de bu sayede kıtlıkla karşılaşmaktan kurtulmuş olduk.

1989 olayları sırasında göstericiler arasında Mao posteri taşıyan işçiler.

Halk kapitalist restorasyona karşı niçin isyan etmedi?

OÜ: Mao döneminde kapitalist yolcular ile devrimciler arasındaki mücadeleye değindiniz. Mao’nun Parti içindeki sağcı çizgi ile savaşmak için önerdiği yöntem halk kitlelerini harekete geçirerek bürokratik seçkinleri alaşağı etmek ve kitleleri her düzeyde siyasa yapım ve uygulama süreçlerine katılmaya özendirmekti. Ne var ki özellikle Reform ve Dışa Açılma sürecinin erken aşamalarında emekçi kitleler, Mao dönemi politikalarını korumak için yeterince kapsamlı bir direniş göstermedi. En azından öyle biliyoruz. Sözüm ona “Dörtlü Çete”ye ve diğer solculara yönelen ve yüz binlerce insanın tutuklanması ve tasfiyesiyle sonuçlanan kampanyalara karşı çıkmak için herhangi bir kitlesel isyan patlak vermedi. Bu çelişkiyi nasıl izah ediyorsunuz?

FE: Deng ve şürekası iktidara geldikleri zaman, elbette “biz sosyalizme karşıyız” demediler. Bu, muhtemelen insanların kafasını karıştırdı. Ama bence kitlesel bir direniş olmadığını söylemek pek makul değil. Eğer öyleyse 1989 olaylarını nasıl açıklayacaksınız? Bu, halkın oluşum sürecindeki yeni hakim sınıfa karşı çıktığının en açık dışavurumuydu. Belki en ön saftaki önderler “Batı demokrasisi”ni savunan öğrencilerdi, ama öğrencilerin ardındaki pek çok kişi işçi ve köylüydü. Ve bu insanların gösterileri destekleme gerekçesi hiç de öyle soyut bir demokrasi kavramını savunmak falan değildi. Bunu gayet iyi biliyorum, çünkü 1988 yılında Pekin’deydim. Bir keresinde tarlaya gitmek için otobüste beklerken, insanların o sıralar Çin’de olup biten hemen hemen her şeyden nasıl yakındıklarına bizzat şahit oldum. Diyorlardı ki, “şu Allah’ın cezası öğrenciler eğer bizimle ilgili bir şeyler de söylerlerse, andım olsun ki ben de bu işe gireceğim!” Dolayısıyla bu insanların isyan etmesine neden olan şey soyut “demokrasi” söylemi değildi. Yolsuzluğa ve enflasyona karşı ayağa kalktılar. Çin’de kendi elleriyle yarattıkları ne varsa, bütün bunların keyfini süren bir avuç zengine karşı müthiş bir öfke duyuyorlardı. Akademisyenler genellikle bu olguyu yüzeysel olarak tartışıp geçiyor. Ama bana kalırsa toplumsal olayları anlamak için ardındaki temel gerekçeleri tahlil etmek zorundasınız. Şunu sormanız gerekiyor: “İnsanların bu denli çığırından çıkmasına sebep olan şey neydi?”

Diğer soruya gelirsek: İnsanlar neden silaha sarılıp da sözde “Dörtlü Çete”yi savunmaya kalkmadı? Böyle bir şey gerçekleşmediyse bile, bence bu, halkın sosyalizmi savunma konusunda sınıfta kaldığı anlamına gelmez. “Dörtlü Çete” tutuklandığı zaman bu insanlar neyle suçlandılar? Suçlama şuydu: Bu dört kişi aslında Kültür Devrimi’ne karşıydı ve Mao’ya karşı el altından komplo hazırlıyorlardı. Dolayısıyla yalnızca tepede neler olup bittiğine bakarak bütün resmi anlamak elbette imkânsızdı. Benim için bile o sıralar neler olup bittiği uzun süre anlaşılması güç bir durum olarak kaldı. Doğrudur, ben zaten her zaman gerçeğin farkına en geç varan kişi olageldim. 1976’da neler olup bittiğinin bir anda kafama dank etmesi için yirmi sene geçmesi gerekti. O zamana dek 1976’da gerçekleşen şeyin bir askerî darbe olduğunu kavrayamamıştım.

OÜ: O hâlde Parti’deki sosyalist yolcuların o zamanlar kitlelerle organik ya da yakın bağları olmadığını varsayabilir miyiz?

FE: Ben olsam böyle demezdim. Yaftalar yapıştırmanın, olayları analiz etmenin metafizik bir yolu olduğunu düşünüyorum. Kaleme aldığım bir makalede, Kültür Devrimi’nin eninde sonunda neden yenilgiye uğradığını tahlil etmeye çalıştım. Orada önerdiğim yaklaşım şudur: Esas neden, işçi sınıfının olgunlaşmamış olmasıydı. Kendi aralarındaki çelişkilerin üstesinden gelemiyorlardı. Hizip mücadelelerinin bir türlü önünü alamıyorlardı.

Kültür Devrimi’nin başlangıcında esas sorun, kitlelerin nasıl ayağa kaldırılacağıydı. Kitleler bir kez ayağa kalktıktan sonra, hizipçilikle mücadele temel mesele hâline geldi. İşçi sınıfının toyluğunu en canlı biçimde yansıtan olay, muhafazakârların önderlerini eleştiren isyancıları bastırmak adına silah kullanmaktan bile çekinmemesidir. Önderinizi eleştiren kişileri ezmek için silaha sarıldığınız anda, siz kendiniz de eleştiri hakkınızdan vazgeçmiş oluyorsunuz. İşte benim “işçi sınıfının toyluğu” dediğim şey budur. İşçi sınıfı paramparçaydı. Kapitalist yolcular ise birlik olmuştu. Devrimci önderlerin elindeki kartlar azaldıkça azalıyordu. Zaten en sonunda da köşeye sıkıştılar.

OÜ: Bildiğimiz kadarıyla 1976 darbesinden sonra Kültür Devrimi’ne katılan pek çok işçi sınıfı önderi ve eylemci işçi de tutuklandı ve ceza aldı. Fakat bu olayın, yanı iş arkadaşlarının tutuklanmasının bile işçileri harekete geçirdiği hakkında elimizde bir kanıt bulunmuyor. Bunun temel sebebi neydi?

FE: Dediğim gibi, kapitalist yolcular gerçek yüzlerini derhal göstermediler. Bunlar, dünyanın en akıllı siyasetçileri arasında başa oynar. Gerçekte kim olduklarını kitlelere göstermekten kaçındılar. Ve başlangıçta insanlar, bunların kapitalizmi yeniden inşa ettiklerini kavrayamadı. Marksizm ile revizyonizm arasındaki temel fark tam da budur. Hiçbir revizyonist açık açık “Ben Marksizme karşıyım!” demez. Daima ufak tefek hinlikler peşinde koşarlar. Genellikle şöyle demeyi tercih ederler: “Şimdi yeni bir durumla karşı karşıyayız, dolayısıyla yeni bir bakış açısına ihtiyacımız var.” Bu, pek çok insanın kulağına gayet makul gelen bir mazerettir.

Çin’de Reform sürecini başlattıkları zaman, öncelikle şehirlerde bu politikayı ucundan kıyısından uygulamayı denediler. İşçi sınıfının direnci inanılmaz derecede büyük oldu. Baktılar olmayacak, reformu kırsal bölgelere taşımaya karar verdiler ve buraya yöneldiler. Kırsal bölgeler zayıf halkaydı. İlk başlarda şöyle dediler: “Bakın şurada bazı köyler var. İnsanlar dağlık bölgelerde darma dağınık yerleşmişler. Köylüler sefalet içinde. Ne zorumuz var da bu insanları kolektife katılmaya zorluyoruz? Bırakalım gitsin. Bu bölgedeki kolektifleri dağıtsak ne çıkar, dağıtmasak ne çıkar?” Bu, göze mantıklı göründü. Dolayısıyla bu şekilde azar azar kolektifleri dağıtmaya başladılar. Ancak birkaç sene sonra, bütün kolektiflerin köküne kibrit suyu döktüler. Haliyle ne olup bittiğini anladığınız vakit her şey için çok geç olmuştu. İktidar çoktan elinizden uçup gitmişti. Ordu bunların elindeydi, hükümet bunların elindeydi, propaganda makinesi bunların elindeydi, vesaire. İhtiyaç duydukları her şey ellerinin altında hazır ve nazırdı.

Ama Kültür Devrimi’nden sonra, işçi sınıfı kendi içinde bölünmüş vaziyetteydi. Hizipçilik meselenin yalnızca bir yönüydü. İşçi sınıfının hedefi açık ve net değildi. “Kapitalist yol”un ya da “sosyalist yol”un ne olduğunu tam olarak kavrayamamışlardı. Bir-iki tatlı söze kolayca tav olabilecek kıvamdaydılar. Kapitalist yolcular dedi ki, “Bakın, Mao dönemi boyunca ücretleriniz hiç artmadı. Şimdi biz, size, daha yüksek maaş vereceğiz!” Ve Deng, rastgele para basmaya başladı. Para basılıyor, basılıyordu. Herkesin keyfi gıcırdı; ceplerine daha fazla para giriyordu. Eninde sonunda enflasyonun ne demek olduğunu anladılar, ama artık çok geçti! Kapitalist yolcular köylüleri rüşvetle satın aldı, işçileri rüşvetle satın aldı, aydınları rüşvetle satın aldı. Tabi ki geçici bir süre için, iktidarı konsolide edene kadar… Parti üyeleri içinde kimin hakikaten Maoist olduğunu biliyorlardı. Ardından bunları tek tek ayıklamaya, yalnızlaştırmaya ve marjinalize etmeye giriştiler. Çok zekice, öyle değil mi! Bu adamlar kaşarlanmış birer strateji uzmanıydı! Çincede bir laf vardır: “Kurbağayı pişirirken suyu yavaş yavaş ısıt” derler. Böylece kurbağa suyun kaynadığını fark ettiğinde, artık sudan çıkamaz halde olacaktır. İş işten geçmiştir.

OÜ: Kültür Devrimi’nin niçin eninde sonunda yenilgiye uğradığı üzerinde isterseniz biraz daha duralım. Maoist “toplumsal sınıf” kavramsallaştırmasının bir ölçüde bulanık olduğu ve bu bulanıklığın, devrimcileri dostlarını ve düşmanlarını net bir biçimde sınıflandırmaktan alıkoyduğu görüşüne katılır mısınız?

FE: Evet, doğru, ama bunun sebebi nedir? Sınıf analizi için klasik Marksist çerçeveyi kullanırsanız, sosyalizmde sınıf mücadelesini kolaylıkla anlayamazsınız. Çünkü yasal olarak ve pratikte, üretim araçları özel mülk değildir. Önder konumdaki kişiler, sahip oldukları serveti çocuklarına devredemez. Bir şekilde devretmeyi başarsalar bile bu, güvenli ve yasal olmayacaktır. Bugün bile Çin’de, “devlet kapitalisti büyük işletmeler” (Çincedeki guóyǒu zīchǎn, 国有资产 kavramına karşılık aklıma gelen en iyi tanım bu) tek tek bireylere ait değildir. Zaten bu yüzden bunlara “gōngyǒu” (公有) [kamu mülkü] diyoruz.

Sosyalizmde “sınıf”ı tanımlarken, bence kimin karar alma gücüne ve bu gücün nasıl kullanıldığına odaklanmak daha önemlidir. Kapitalistler öncelikle olayların gidişatı üzerinde söz sahibi olmak ister; yoksa hangi unvanı taşıdıkları pek de umurlarında olmaz. Örneğin Bill Gates ya da Rockefeller için, görüşleri doğrultusunda dünyayı şekillendirmek ve karar almak önemlidir. Sosyalizm altındaki kapitalist sınıf da ipleri ele almak için uğraşır. Başkasının ne düşündüğüne kulak asmazlar. Kapitalizmin özü, DNA’sı işte budur.

Klasik çerçeveye bağlı kalanlar, bir yerde kapitalizmden söz edebilmek için kapitalist toplumun feodal toplum içinden doğmasını tek ölçüt olarak değerlendiriyor. Ama sosyalist bir toplumdaki, hâlen kapitalizme geçiş sürecinde olan bir toplumdaki kapitalistlerin kökeni farklıdır. Müsaade ederseniz metafizik yaklaşımla bu meseleyi değerlendirenlerin bakış açısını açıklayayım: Larvalara ve solucanlara bakın. Görünüşe bakılırsa her ikisi de, uçamayan bir türe aittir. Öte yandan bir de sineklere ve sinekkuşlarına bakalım. Bunların her ikisi de uçabilen türlere aittir. Burada henüz, bir canlının yalnızca uçup uçamadığına bakıyoruz. Evet, uçmak ya da uçamamak hakikaten de büyük bir fark yaratır. Bununla birlikte, aslında larva ve sinek aynı türdür. Dolayısıyla çıkıp da şöyle bir şey söyleyemezsiniz: “Sinekler -ya da kapitalistler- feodal toplumdan gelir. Ama larvalara bakın, daha uçmayı bile beceremiyorlar. Bunlar nasıl kapitalist olabilir?” Bu, saçma bir yaklaşımdır! Eğer yeterince beklerseniz, larvalar elbette sineğe dönüşeceklerdir. Bir başka deyişle sosyalist toplumda kapitalistler, henüz “larva aşamasındadır.” Bunlar, “uçma aşamasında” karşımıza çıkacak olan kapitalistlerin çekirdeğini meydana getirirler.

Fred Engst, Çin’e “kesin dönüş”ten sonra gençlere verdiği bir konferans sırasında (2010).

Mao’nun siyasi mirası

OÜ: Son soru: Mao’nun ölümünün ardından 40 yılı aşkın süre geçti. Gelinen noktada genel olarak Maoizmin, özel olarak ise Kültür Devrimi’nin mirasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

FE: Mao’nun mirası… Bu, muazzam bir mirastır. Şu ana dek dünyanın herhangi bir köşesinde insanlar ne zaman ayağa kalkıp eski sistemi devirseler, daima aynı sorunla karşı karşıya kaldılar: Devrimcilerin yeni zalimlere dönüşmelerinin önüne nasıl geçilebilir? Mao dönemini ve özellikle de Kültür Devrimi’ni anlamazsak; Mao’nun bu sorunun üstesinden nasıl gelmeye çalıştığını anlamazsak, devrim ve karşı-devrim arasında dönüp duran fasit daireyi kırmak mümkün olmayacaktır.

Paris Komünü’nün ardından Marx, bu deneyimden bir takım dersler çıkarmıştı. Diyordu ki proletaryanın tek derdi, iktidarı ele geçirmek olmamalıdır; eski devlet aygıtını paramparça etmeli ve yenisini inşa etmelidir. Ne var ki Marx’ın kafası bile, işçi sınıfının iktidarı aldıktan sonra tam olarak nasıl bir rol oynayacağı konusunda net değildi. Zaman, buna müsait değildi. Lenin, on yıllarca bu sorun üzerine kafa patlattı ve en sonunda, işçi sınıfının ancak son derece disiplinli bir öncü parti kurduğu taktirde sınıfın en geniş kesimlerini harekete geçirebileceğini ve sonuçta topluma ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel anlamda egemen olan kapitalistleri alt edebileceğini fark etti. Çinliler kendi Komünist Partilerini, Ekim Devrimi’nden yalnızca dört, 1919 yılındaki 4 Mayıs Hareketi sırasında ayağa kalktıktan ise yalnızca iki yıl sonra kurdular. Dolayısıyla Lenin’in katkısı, Çin Devrimi’nin yolunu bir hayli kısalttı. Kültür Devrimi’nin katkısı da buna benzemektedir. Gelecekte, bir sonraki defa işçi sınıfı ayağa kalkıp da iktidarı ele geçirdiğinde, sıfır noktasından başlamak zorunda kalmayacak. Diğer devrimcilerin kendilerinden önce yaptığı hataları tekrarlamaktan kaçınabilecek. Yani bürokratik ayrıcalıklarla şekillenen bir sistemin gelişmesini nasıl önleyebileceğini ve öncü parti üzerindeki kitle denetimi konusunda ısrarcı olması gerektiğini bilecek.

Öncü parti ve kitle denetimi arasındaki ilişki, sosyalizm içindeki büyük bir çelişkidir. Bunun kabaca etrafından dolaşmakla yetinemezsiniz. Bugüne dek Mao’nunki hariç bütün sosyalist teoriler, bu sorunu çözme noktasında başarısız oldular. Stalin gibi bazıları kitle denetimini reddetti ve sadece partinin önemine vurgu yaptı. Ya da sosyal demokratlar yalnızca meselenin demokratik yönü üzerinde durdular ve öncü parti ihtiyacını tamamen reddettiler. Her iki yaklaşımın da işe yaramadığı ortadadır. Bu, diyalektiktir. Mao, bu iki şeyi uzlaştırmanın bir yolunu bulmaya çalıştı. Ancak sorunu fark ettiği zaman, aslında biraz geç kalmıştı. Kapitalist yolcular Çin’de çoktan güç toplamıştı. Kapitalist yolcuları tespit etmek, 1957’den 1962’ye dek Mao’nun aşağı yukarı beş-altı yılını aldı.

Bir kere şunu idrak etmemiz gerekiyor: Devrimciler, kapitalist yolcuları ancak ortalıkta fink atmaya başladıkları zaman tespit edebilir. Marx’ın zamanında kapitalist yolcular hakkında kafa yormasını bekleyemezdik. Lenin’in de bu meseleyi soruşturmak için pek az vakti oldu. Stalin’in eline bu şans geçti geçmesine, ama kendisi fırsatı cömertçe harcadı. Hatta diyebiliriz ki eline yüzüne bulaştırdı. Stalin “serserinin teki” olabilir, ama o neticede “bizim serserimiz”di. Korkunç hatalar yaptı. Sadece sürgün etti, astı, kesti, idam etti; ama bütün bunlar sorunu çözmedi. Fakat yine de Stalin işçi sınıfı iktidarına hizmet ediyordu; derdi kapitalizmi yeniden inşa etmek değildi. Dolayısıyla onun yaptığı hataları, pek çok ÇKP kadrosunun yaptığı hatalara benzetebiliriz. Ben, bunlara “bilinçsiz kapitalist yolcular” diyorum. Bilinçli ve bilinçsiz kapitalist yolcuları dikkatle birbirinden ayırmamız gerekiyor. Bazı insanlar yalnızca kötü bir çalışma tarzına sahipti. Bazılarının sağı solu belli olmuyordu; bazıları patronluk taslamaya hevesliydi vs. Bütün bu insanlar bilinçli olarak kapitalist yolu tutmadılar. Yalnızca Marksist diyalektiği kavrayışları zayıftı. Dolayısıyla kapitalist restorasyonu engelleyemediler. Stalin açık ve net bir adamdı: başka insanlara güvenmiyordu; kitle çizgisi izlemiyordu. Sonuçta yalnızca kendisine, kendi hislerine bağlı kalarak hareket etti. Birinin kötü olduğuna kanaat getirdiyse onu öldürttü, fiziksel olarak ortadan kaldırdı. Sonuçta, sorun ortada kalmaya devam etti. Kitleleri harekete geçirmediğiniz taktirde ancak bürokrasi içi çözümler kovalarsınız. Bu yukarıdan-aşağı yöntem ise zorunlu olarak bürokratik yönetimi yeniden üretir.

Ben, Stalin’in Troçkist eleştirilerinin de hedefi ıskaladığı kanısındayım. Troçkistler, gerçek meseleyi tamamıyla yanlış anlıyor. Bu yüzden sundukları çözüm de, tıpkı sosyal demokratlar gibi, öncü parti ihtiyacını bir şekilde reddetmek oluyor. “İşçi kongreleri” vb. bağlamında demokrasiyi bir türlü ağızlarından düşürmüyorlar. Ama gel gör ki işçilerin kendisi farklı görüşlere sahip olduklarında ne yapılması gerektiğini bir türlü açıklayamıyorlar. Çin’deki Troçkistlerle girdiğim polemiklerde hep döne dolaşa bu sorunla karşılaştım.

OÜ: Gerçekten mi? Bugün Çin’de bir Troçkist hareket var mı?

FE: Evet, var. Yani tabi eskiden bayağı zayıflardı, ama son birkaç yılda Troçkizm, burada bir hayli insanı cezbetmeye başladı. Bunun sebebi muhtemelen bürokrasiye yönelik Troçkist eleştirilerin bir ölçüde (demem o ki yalnızca bir ölçüde) Çin’de olup biteni açıklayabilmesidir. Dolayısıyla bu, Troçkistlerin gitgide daha çok dikkat çekmesine sebep oluyor. Bürokrasiden yalnızca ölesiye nefret ediyorlar. Ama Çinli Troçkistlerin, Kültür Devrimi’ni pek de anladıklarını söyleyemeyiz. Bunu, sadece inkâr etmekle yetiniyorlar.

Maoizmin mirasına gelince… Bu, çok zor bir soru. Bana kalırsa daha çok Kültür Devrimi’nde somutlanıyor. “Kitle çizgisi” gibi diğer bütün o vurucu ifadeler Mao’nun katkısını açıklamak için yeterli değildir. Öncelikle Maoizmin, Marksizm ve Leninizmin bir devamcısı olduğunu ifade etmemiz gerekir. Bunlardan bir kopuşu temsil etmemektedir. İkinci olarak bu, sosyalist toplumda sınıf ve sınıf mücadelesine ilişkin bir kavrayıştır. Marksizm-Leninizmi, sosyalist dönemdeki bazı sınıf çelişkilerini ve karşıtlıkları çözmek için bir adım ileri taşımıştır. Sosyalizm, uzun bir tarihsel süreçtir ve bu süreç boyunca sınıflar ve sınıf mücadeleleri var olmaya devam edecektir. Kapitalizm, her an geri gelebilir. Ve Çin’de gerçekleşen, tam da bu olmuştur. Bu söylediğim, “Maoizm”in belirli bir yorumuna da karşı çıktığımı gösteriyor. Günümüzde bazı insanlar, Çin’de iktidarda kapitalistlerin değil fakat yalnızca revizyonistlerin olduğunu, dolayısıyla bunları alt etmek için yapmamız gereken şeyin parti-içi mücadeleyi yükseltmek olduğunu düşünüyor. Fakat gerçek şudur ki, günümüzde Çin, kapitalist sınıfın iktidarda bulunduğu sanayileşmiş kapitalist bir ülkedir.

Bana göre “Maoizmin mirası nedir” sorusu, “Marksizmin mirası nedir” gibi bir soru. Yani bayağı kapsamlı bir şey; kısaca birkaç cümleyle yanıtlayıp geçmek için fazlasıyla zor. Bazıları Marksizmi “diyalektik materyalizm” şeklinde özetliyor. Bazıları, “Marksizm proletarya diktatörlüğüdür” diyor. Lenin’in tanımı, “Alman felsefesinin, Fransız sosyalizminin ve İngiliz siyasal iktisadının bir bileşimi” şeklindeydi. Yani Marksizmi özetlemenin pek çok farklı yolu vardır. Ama gerçek şudur: Marksizm yaşıyor ve dolayısıyla Mao’nun mirası da yaşayacaktır.

Ekim Devrimi’nin Yüzüncü Yılı uluslararası toplantısında sunuş yaparken (2017).

OÜ: Sorunun kapsamını daraltmak gerekirse, aslında sormak istediğim şuydu: 21. yüzyılda dünyanın dört bir yanında sosyalizmi inşa etmek isteyen insanlar, Mao’nun Marksizme yaptığı katkıları, niye kendisi öldükten neredeyse yarım asır sonra bile göz önünde bulundurmaya devam etsinler?

FE: Bakın, bu bir zorunluluktur! Mao’nun üzerinde çalıştığı ve üstesinden gelmek için verilen mücadeleye önderlik ettiği şey, devrim için mücadele eden herkesin, her yerde karşılaşacağı bir sorundur. Belki zamana ve mekâna göre ayrıntıları değişebilir, ama sorun, “parti-içi mücadelenin nasıl ele alınacağı”dır. Mao’nun, bu konu hakkında bütüncül bir kuramı ve pratiği vardır. “Revizyonizmi değil, Marksizmi uygulayın” demiştir. “Açık ve dürüst olun, entrikalara bulaşmayın” demiştir. “Bölünmeyin, birleşin” demiştir. “Eleştiriye ve özeleştiriye açık olun” demiştir. Bütün bunlar devrimci saflardaki mücadeleye, halk içindeki çelişkilere ilişkindir. Mao’nun uyarıları, devrimcilerin hizipçiliğin üstesinden gelmesi ve birleşmeleri açısından son derece önemlidir. Birlik, görüşlerini bastırmak anlamına gelmez; bir uzlaşı sağlamak anlamına gelir. Bütün bu söylediklerimiz, henüz Kültür Devrimi’nden bile önce kuramlaştırılmıştır.

Mao, pek çok farklı alanda katkı sunmuştur. Ve onun sunduğu katkılar, dünyayı yalnızca anlamaya çalışan bir akademisyenin sunduğu katkılardan farklıdır. Bazıları Marx’ın da böyle olduğunu, yani sadece bir düşünür olduğunu söylüyor; ama aslında o da bir toplumsal eylemciydi. Kuramını atılan her yeni adımda güncellemişti; yalnızca araştırma yapmak için araştırma yapmıyordu. Benzer bir biçimde, Mao da sadece kuramsal katkı yapmakla kalmadı, fakat aynı zamanda devrimci pratiğe de katkı sundu. Bence Mao’yu reddedenler, birikimden çok cehaletlerini yansıtıyorlar. Ben, Mao’yu somut olayların gerçek kavrayışı temelinde eleştiren hiçbir ciddi akademisyene şu ana dek rastlamadım.

Bazıları Mao’yu “Üç Dünya Teorisi” gibi meseleler yüzünden reddediyor. Neyi kastettiklerini anlayabiliyorum. Ama göz önünde bulundurmamız gereken şey şudur: Mao’nun kendisi de keşfediyordu ve söyledikleri, o zaman için gayet gerçekçi görünüyordu. Sovyetler Birliği, hakikaten de büyük bir tehditti. Sadece Çin açısından değil, genel olarak… Sovyetler Birliği dağılmadan önce, neler olabileceğini kimsenin kestirmesi mümkün değildi. Mao, daima bir teorinin ancak pratikte kanıtlandıktan sonra benimsenebileceğine inanmıştı. Bir olgunun erken aşamalarında çok sayıda hipoteziniz olabilir. Mao da, sürekli yeni yaklaşımlar üzerinde çalışıyordu. Dogmatik bir anlayışa sahip değildi. Örneğin Büyük İleri Atılım’ın başlangıcında, o da kolektiflerde komün yemekhaneleri kurma fikrini desteklemişti. Fakat birkaç yıllık pratiğin ardından bu fikirden vazgeçti. Bu durum bence Mao’nun, aslında Sovyetler Birliği’nin yükselişinin dünya için ne anlama geldiğini anlamaya çalıştığını gösteriyor. Marx, kendi zamanında kapitalist yolcuları ya da emperyalizmi analiz edemezdi, öyle değil mi? Tıpkı bunun gibi bir durum söz konusu… Tabi ki Mao’nun da, Sovyetler Birliği çökmeden evvel bu ülkenin niteliği hakkında bütünlüklü bir kavrayışa sahip olması olanaklı değildi. O, yalnızca, analizi sırasında elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştı. Ardından bazı insanlar çıkıp da onun kuramını aşırı uçlara çekmişlerse, bu başka bir meseledir. Ben, Mao’nun hiçbir zaman “geri kalan her şeyi bir kenara bırakmalıyız, çünkü Sovyetler Birliği baş tehdittir” gibi bir düşünceye kapıldığı kanısında değilim. Japon Saldırganlığına Karşı Direniş Savaşı’nın en cafcaflı günlerinde bile Mao, Çan Kay-şek’le işbirliği yapmayı kabul etmiş, ama örgütsel bağımsızlıktan vazgeçmeyi reddetmişti. Tam da aynı gerekçeyle! Eğer birileri Mao’nun kuramını diyalektik değil de mekanik bir yaklaşımla yorumladıysa, bu onun suçu değildir.

OÜ: Aslında “Üç Dünya Teorisi”ni mantıksal sonucuna götürme çabalarının Mao öldükten sonra, özellikle de 1977’den itibaren başladığını biliyoruz.

FE: Bunu ifrata vardıran ve bütün öncelikleri yeniden düzenlemeye kalkışan kişi Deng’ın ta kendisiydi. Şayet Sovyetler Birliği sosyal-emperyalistse bile, ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki çekişme dünya halklarının yararlanabileceği bir şeydi. Tıpkı Mao, Kızıl Ordu’yu ilk örgütlediği zaman yaptığı gibi. O zamanlar da Mao, çeşitli savaş ağaları arasındaki kapışmalardan faydalanmıştı. Zaten bu şekilde ayakta kalırsınız. Sovyetler Birliği çözülüp de ABD mutlak otoritesini tesis ettiği zaman, istediği gibi at oynatma özgürlüğünü de ele geçirdi. Ama yine de, bana kalırsa “Üç Dünya Teorisi”ni eğer mekanik-dogmatik bir yaklaşımla ele almazsanız, o zamanlar ne olup bittiğini aşağı yukarı yansıttığını görürsünüz. Şimdi geriye dönüp baktığımızda, bu rejimin ne kadar kırılgan olduğunu göremediği için Mao’nun belki de Sovyetler Birliği tehlikesi hakkında gereğinden fazla endişeye kapıldığını söylememiz mümkündür. Fakat bu yüzden de Mao’yu suçlayamazsınız, öyle değil mi? Sovyetler Birliği’nin elinde ne olduğunu kimse öngöremiyordu. İnsanlar hata yapar. Marx hata yaptı, Lenin hata yaptı, Stalin çok sayıda hata yaptı vs. Marx’ın ve Engels’in bir sürü öngörüsü haklı çıkmadı. Ama bütün bunları, bu kişilere karşı koz olarak kullanmak mantık dışıdır.

OÜ: “Üç Dünya Teorisi”ni ifrata vardırdığını söylediğiniz Deng’ın, daha sonraları, 1989 yılında iki ülke arası ilişkileri normalleştirmek için Gorbaçov’la buluştuğu zaman Çin-Sovyet ideolojik ayrılığının pek çok açıdan anlamsız olduğunu söylemesini ironik bulmuyor musunuz?

FE: Elbette. Çünkü o da tıpkı Trump gibi bir pragmatistti. Trump, bugün kalkıp acayip bir laf edebilir, sonra da ertesi gün çıkıp bununla büsbütün alakasız, bambaşka bir şey söyleyebilir. Bu, tamamen neyi nasıl yapmak istediğinizle ilgili bir mesele. Burjuva siyaseti işte budur.

OÜ: Zamanınızı ve bilginizi paylaştığınız için çok teşekkür ederim. Son derece aydınlatıcı oldu.

FE: Rica ederim.

 

Fred Engst’in Mao Döneminde Çin’de Sınıf Mücadelesi başlıklı incelemesi Patika Kitap’tan çıktı. Kitabı satın almak için burayı tıklayın.

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>