Kitap Değerlendirme

İsmail Güney Yılmaz’dan merceği solun bugününe tutan bir kitap: Yenilgi Yılları Okulu

Aras Aladağ
22 Mayıs 2026
6 dakika okuma
İsmail Güney Yılmaz’dan merceği solun bugününe tutan bir kitap: Yenilgi Yılları Okulu

sendika.org, 15 Mayıs 2026


Geçtiğimiz günlerde İsmail Güney Yılmaz’ın “Yenilgi Yılları Okulu” adlı kitabı yayımlandı. Çalışmanın Türkiye solunun özellikle son çeyrek asırlık serüvenini, toplumsal dönüşümlerini ve güncel siyasal tıkanıklıklarını mercek altına alan hacimli bir “değerlendirme metni” olduğunu söyleyebiliriz. Ancak başlangıçtan günümüze özgün bir sol tarihi metnini de içeren çalışmanın özellikle yer yer 1970’lere kadar uzanan bir hatırlatma işlevi gördüğünü, dün-bugün-gelecek arasındaki süreklilikleri ve kopuşları göstermek adına zamanda yolculuk yaptığını da görüyoruz. Öyle ki ’80 sonrasının ilk kıpırdanmalarından ‘90’ların militan kitle eylemlerine, Gazi ayaklanmasından 19 Aralık’a birçok önemli eşik kitabın ilgi alnına giriyor.


İçinden geçilen ağır ve sancılı krizin en kritik belirleyeni 19 Aralık 2000’deki “Hayata Dönüş” operasyonlarıydı. Devrimci hareketin son büyük yenilgisi ve ‘90’ların son çeyreğinde giderek ivmelenen düşüş evresi kesin olarak 19 Aralık’ta belirginleşti. Her ne kadar sonrasında küçük kıpırdanmalar ve toparlanmalar olduysa da 1997-1998’de emareleri belirginleşen ve 2000’de tescillenen bu eşiği geçmenin sonuçlarını yaşadık, yaşıyoruz. Kitapta yer alan “19 Aralık: En Uzun Gece” yazısında da vurgulandığı gibi o tarihte “solda duygusal kopuş safhası da artık nihayete ermiştir.” Geniş bir aile -ancak kavgalı, didişmeli bir aile- olarak tarif edebileceğimiz solun bugünkü kamplaşması da esasen o eşikten geçildikten sonra giderek belirginleşip, hemen hemen birbiriyle konuşmayan veya zoraki bir araya gelen ailelere dönüştü.


“Gerçekçi bir kötümserlik, mesnetsiz bir iyimserliğe yeğdir”


Kitabın hemen başında Gramsci’ye selamla ifade edilen iyimserlik/kötümserlik vurgusu, aslında kitabın amacını da özetliyor. “Yenilgi yılları” kavramı, sosyalist hareketin niteliksel ve niceliksel gerileyişini, toplumsal muhalefetin sokaktan çekilmesini ve ideolojik hegemonyadaki/ meşruiyet algısındaki zafiyeti imliyor. Bu anlamıyla, mevcut karanlığı tarif etmekten korkmamak gerekir; çünkü doğru bir çözüm, ancak sarsıcı ama dürüst bir durum tespitiyle mümkündür. Aslında çalışmanın bütünü esasta bu durum tespitini yapmak ve buradan çıkarılabilecek dersler hakkında anlamlı tartışmalar başlatmak istiyor: “Bolşevikler, bolşevik kurmay, yenilgilerden hep iyi dersler aldı, bu derslerden bir büyük devrim inşa etti. Bizim yenilgi yılları okulumuzun müfredatının da o derslerle denkliği olmalı.”


Yaşadığımız dönemin karakteristiğini imlemesi ve anaakım siyasetteki sıkışmışlığı tarif etmesi açısından şuraya dikkat kesilmeyi öneriyorum:


Kompleksli bir milliyetçilikle, riyakâr bir muhafazakârlık Türkiye halkının vasatıdır. Halk bir çoğunluk olarak, bununla yaşar, bununla yer içer, bununla sever, nefret eder ve ölür. Milliyetçilik ve muhafazakârlık formülasyonunu sadece Orta Doğu Anadolu’ya ya da Anadolu’nun belli başlı gericilik ocaklarına yakıştıranlara bu savımız iddialı yahut yanlış gelebilir. Lâkin aşikârdır ki, insanlarımızın çoğu Yozgat tipi sağcılığı görürken, İzmir tipi sağcılığa göz yummaktadır. Salt yaşam tarzı üzerinden kurgulanan bu ilerilik – gerilik skeci solu yanıltıcı sonuçlara ulaştırmada mahirdir (Türkiye’de Halkın Devlet Karşısında Konumu, s.14).


Peki Yozgat tipi sağcılıkla İzmir tipi sağcılık birbiriyle yarış halindeyken, “yoksulluk” kalkış noktası olabilir mi? Yazara göre o iş de o kadar kolay değil, çok umut bağlanan “boş tencere” diyalektiğinin defalarca işlemediğini gördük. Ekonomik krizlerden ya da bölüşüm krizinden mutlak bir sosyal patlama beklemenin ezberden öte bir anlamı olmadığı, AKP’nin kurduğu ağlarla kitleleri kendine bağladığı, zor aygıtlarıyla direniş odaklarını sindirdiği, ideolojik olarak teslim aldığı veya biçimsizleştirdiği bu zamanlarda; yani esasta devrimciliğin görünmezleştiği bu zamanlarda, yoksulluğun çeteleşmeyi, ırkçılığı ve faşizmi güçlendirdiği yeterince deneyimlendi sanıyoruz.


Ancak yine de önümüzdeki dönem birçok gelişmeye gebe. En basitinden “AKP’nin gücü de zaafı da Erdoğan” (Müşahede: Erdoğan’da ve Onun Kitlesinde Görünen). Erdoğan’ın yokluğunda rejimin elbette planı/planları var. Hakim klikler arasında güç savaşları ve rekabet her ne kadar gerçekse de dışarıdan etkili bir gücün bu oyunu bozmak üzere dahil olmadığı bir durumda, ortak bir kurmay aklın devreye girmediği ve bağımsız bir özne olarak halkın sürecin belirleyeni olamadığı bir düzlemde, rejim yeniden dizilim sağlayacak ve hegemonyasını kuracaktır.


15 Temmuz sonrası devrimciliğin gerilemesinden değil, silinmesinden bahsedebiliyorsak; mahallelerde, işçiler/işsizler arasında, bir bütün olarak ezilenler arasında, gençlik içinde ve özellikle üniversitelerde devrimciliğin giderek silik hale gelmesinden; yerini bir tür “aktivizm” ya da “yaşam tarzı solculuğuna” bıraktığından söz edebiliyorsak, iktidarın olası bir siyasal krizden -ama öyle ama böyle- yine kan tazeleyerek çıkabileceğini de rahatlıkla söyleyebiliriz. Kendi toprağına kök salamayıp siyasal kaderini Kürt hareketine ipotek etmek veya Kemalizm’e iltihak etmek arasında salınan “solculuk” varken “gerçekçi bir kötümserlik” için de hayli güçlü dayanaklarımız var demektir. Kürt hareketi dışında politik dengeleri değiştirebilecek ve manevra alanı olan herhangi bir somut gücün olmadığını veri kabul edip paranteze alırsak; halk güçlerinin bu denli örgütsüz, dağınık, kafası karışık, söylemsiz ve iddiasız olduğu başka bir dönem yaşamadık diyebiliriz.


19 Mart sonrası görünürlük kazanan yeni bir gençlik kuşağının da içinde barındırdığı olumluluklar bir yana yine aynı kuşağın içinde belirginleşen, Deniz’i Mahir’i, onların devamcılarını görse polise ihbar edecek karakterde, İbrahim’den nefret eden, devletin kodlarıyla konuşan, başta Kürtlere karşı ırkçı bir zemine koşar adım giden, Zafer Partisi’nden hallice bir kesimin de egemenler için ne kadar kolay mobilize edilebildiğini gördük. Solun mevcut zaafları, sahadaki bu olgularla mücadele edebilecek ve ideolojik-politik bir hegemonyayı kurabilecek bir yetenekten yoksun, maalesef. Güçler dengesinin terazisinde, sol o dengeyi bozacak veya teraziyi devirecek bir güçten çok uzak. Üstelik artık solun hayli geniş kesimlerince, İstiklal Kadın Hareketi gibi iktidarın aparatları tarafından yürütülen organize saldırı dalgasında bile savunmayı ne kadar geri bir düzlemden aldığını görünce, kaybedilen şeyin salt nicelik olmadığı da daha bir belirginleşiyor. Hatta belki Devrim Stadı’ndaki faşist provokasyona daha reaksiyoner refleks gösterenlerin “eski kuşak devrimciler” oluşu hareketin yeni nitel karakteristiği için de bir veri sunuyordur. Tıpkı 19 Mart sürecindeki yaygın eylemliliklerin güncelimize dair birçok hakikati orta yere serişi gibi. İsmail’in de söylediği gibi: “Ama evvela, nicelikten önce, niteliği geri kazanmak şart. Zira ilk kaybedilen nicelikti, onu nitelik takip etti. Şimdi de gelişim bu yaşanmışlığı terse çevirerek olacak.” Kuşkusuz liberallikle ulusalcılık arasında salınan solun alternatifi geçmişin bire bir aynısı bir söylemi/yordamı tekrar etmek değil. Elbette yeni sözler söylenmeli, eskinin olumluluklarına sıkı sıkı tutunarak ama onu içererek aşan bir yol tutarak…


Sonuç olarak; İsmail Güney Yılmaz, “Yenilgi Yılları Okulu”nda okura bir reçete sunmaktan ziyade, içten bir özeleştiri ve gerçekçi bir durum tespiti yapıyor. Şairliğin vermiş olduğu avantajla olguları son derece anlaşılır ve vurucu ifadelerle aktarırken, teorinin grisindense yaşamın yeşiline daha yakın bir pozisyondan halimizi resmediyor. Edebi bir dille, keskin politik gerçeklerin güçlü bir sentezi olan makaleler, her ne kadar ağırlıklı olarak 2023’ten günümüze kadar sendika.org ve Teori ve Politika gibi mecralarda yayımlanmış olsa da yayımlanma öncesinde her birinin tek tek ele alınarak birçok müdahale yapıldığını, bütünlüklü bir kitap haline gelmesi için üzerinde epey bir emek harcandığını da söylemek gerekir.


Okunması, üzerine düşünülmesi ve yeni yordamlara ilham olmasını umuyoruz. Marx’ın Fransa’da Sınıf Mücadeleleri’nde söylediği gibi: “Devrim öldü! – Yaşasın devrim!”


Künye: Yenilgi Yılları Okulu, İsmail Güney Yılmaz, Patika Kitap, 2026.

Paylaş

Bu yazıyı paylaşın

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.